Çeviriler, Umut Yazıları

“Kanın politikası”: Güney Afrika’da siyasal baskı – The Tricontinental (Çeviri: Şen Süer)

4 AĞUSTOS 2020
31. Dosya

Bir Tahliye-Karşıtı aktivist, şehre yakın kulübelerden tahliye edilen insanlar için yapılan “geçici yeniden yerleştirme alanı” Delft transit kampındaki inşaat alanına bakıyor. Mart 2009 – Kerry Ryan Chance

Güney Afrika’da Siyasal Baskı

Nelson Mandela Nisan 1964’te tersanede yaptığı ünlü konuşmasında, köklerini sömürgecilik öncesi kolektif tartışma ve karar alma biçimlerinden alan “devrimci demokrasi”den söz etti. Nisan 1982’de dönemin Güney Afrika Sendikalar Federasyonu (Fosatu) Genel Sekreteri olan Joe Foster, işçilerin, seçkinlerin egemenliğindeki ulusal kurtuluş hareketiyle ittifak kuran ama ondan bağımsız “kendi güçlü ve etkili örgüt”lerini inşa etme ve “üretime daha fazla işçi katkısı ve denetimi” sağlama amacıyla tabandan yükselen demokratik örgütlenme ve pratikler yaratma ihtiyacını vurguladı. Birleşik Demokratik Cephe (UDF) lideri Murphy Morobe de Mayıs 1987’de, “Bu örgütlenmeler içinde aktif, kitle temelli demokratik örgütler ve demokratik uygulamalar geliştirerek gelecekteki demokratik Güney Afrika için bir temel oluşturuyoruz,” iddiasında bulundu.

Ne var ki apartheid’dan geçiş sırasında seçkinler arasında egemen olan demokrasi kavramı, Soğuk Savaş sonunda yapılan genel düzenlemelerin peşinden gidiyordu. Halkın demokratik iktidarının kurulması ve demokrasinin katılımcı biçimleri için milyonların verdiği mücadele seçimler, mahkemeler, özgür ticari basın ve şimdi “sivil toplum” diye tabir edilen STÖ’lerin halk örgütlenmesinin demokratik biçimlerinin yerini almasına indirgendi.

Peter Hallward’un Damming the Flood: Haiti, Aristide and the Politics of Containment’da -Haiti’deki 2004 darbesinin bir hikâyesi- son derece güzel anlattığı duruma çok benzer bir şekilde, politika büyük oranda seçkinler arasında bir yarış olarak kavranır oldu. Seçkinlerin çeşitli kesimleri, toplumun en ezilen kesimleri adına, yoksul siyah halkın siyasi kapasitesi konusunda sömürgeci düşüncelere derinden batmış bir pederşahi hamilikle konuşuyordu.

Mandela 18 Aralık 1996’da, özgür siyasi faaliyeti koruyan haklar kümesi de dahil olmak üzere geniş bir standart haklar kümesini içeren yeni Anayasayı ilan etti. Aydınlar da içinde olmak üzere Güney Afrika orta sınıfının büyük kısmı, yeni Anayasanın ülkenin mucizevi bir şekilde geçmişin sömürge otoriter rejimini; sürgündeki Afrika Ulusal Kongresi’nde (ANC) cerahat gibi oluşan karşı otoriterliği; ve apartheid’ın son yıllarında ve geçiş döneminde ülkenin bazı yerlerinde halk politikasının militarize olmasını aştığı anlamına geldiğini varsaydı.

Yeni Anayasa ilan edildiği sırada, 1973’de Durban grevlerinin ardından sendika hareketinde, ardından 1983’ten itibaren UDF bayrağı altında toplanan topluluklar temelli mücadelelerde gelişen halkçı demokratik politika biçimleri, iktidardaki yeni partinin otoritesi altına sokularak ya da yerini bir dizi STÖ’lere bırakarak dumura uğratıldı.

Bağımsız öz örgütlenme biçimleri ve halkın daha katılımcı demokrasi biçimlerine yönelik talipleri sıklıkla suç, dış güçlerin komploları ya da apartheid’ı geri getirmeyi hedefleyen apartheid istihbarat artıklarının manipülasyonları olarak muamele gördü. Franz Fanon 961’de “ulusal orta sınıfın halk eylemini rasyonelleştirme kapasitesizliği, yani bu eylemin nedenlerini görme kapasitesizliği” konusunda uyarmıştı. Bu uyarı apartheid sonrası Güney Afrika’da fazlasıyla ileri görüşlü olduğunu kanıtladı.

Yeni düzenin yaklaşık ilk on yılında devlet baskısı burjuva kamusal alanında çoğunlukla kabul görmedi. Tabanda çalışan aktivistlerin baskı açıklamaları büyük ölçüde görmezden gelindi, inanılmadı ya da yeni demokrasinin çalışma şekli konusunda cehaletin bir sonucu olarak sunuldu. Baskı kabul edildiği zaman da, yeni Anayasanın mucizevi güçlerince çok yakında bertaraf edilecek apartheid geçmişinden bir kalıntı olarak görüldü çoğunlukla.

Bütün bunlar, öğretmen ve topluluk aktivisti Andries Tatane’nin 13 Nisan 2011’de genel toplumsal ihmale ve özel olarak devletin küçük kırsal kasaba Ficksburg’ün birçok sakinine su götürmemesine karşı yapılan bir protesto gösterisi sırasında polis tarafından vurularak öldürülmesiyle değişmeye başladı. Tatane silahsız, 4 bin kişilik kitle barışçıldı. Öldürülme anları filme alındı ve televizyon haberlerinde yayınlandı. Tatane’den önce en az yirmi beş kişi, büyük ihtimalle daha da fazla insan protestolarda öldürülmüştü ve en az on iki aktivist suikasta uğramıştı. Ancak Tatane cinayetinin kaydedilmesi ve ulusal televizyonda gösterilmiş olması, baskının gerçekten de yeni düzenin yapısal bir özelliği olduğu gerçeğinin kavranmaya başlamasını sağladı.

16 Ağustos 2012’de platin maden kasabası Marikana’da greve giden otuz dört maden işçisinin devlet eliyle katledilmesi, yeni düzenin otoriter niteliğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Dünyanın dört bir yanında televizyon haber programları, bir polis hattının gerisinden çekilen katliam görüntülerini yayınladı. Bu çekim, ilkel silahlarla donanmış, çömelmiş madencilerin bir polis hattına doğru koşmasını gösteriyordu. Madencilerin zırhlı araçlar da dahil olmak üzere arkadan başka bir polis hattından saldırı altında oldukları için koştuğunu göstermiyordu.

Burjuva kamusal alanda katliama ilk tepkiler grevci madenciler hakkında akıldışılık, boş inan, madencileri modern dünyaya uygun olmayan modernizm öncesi özneler olarak yaftalama girişimleri ve kötü niyetli “dış ajitatörler” gibi mesnetsiz iddialar da dahil olmak üzere bir sömürge klişeleri orjisinin seferber edilmesi şeklinde oldu. Polisin meşru müdafaa dahilinde davrandığı defalarca öne sürüldü. Greg Marinovich’in dikkatli gazeteciliği, katliamla ilgili medyanın büyük kısmı tarafından başta eleştirilmeden tekrar edilen polis anlatısını çürütmeye başladı. Daha sonra gazetecilerden gelen yeni yorum ve haberlerle akademik çalışmalar grevin nedenlerini, grevcilerin dayanak aldığı uzun siyasal gelenekleri ve kullandıkları örgütlenme biçimlerini ortaya çıkarmaya başladı.

Devlet baskısı açısından Marikana, apartheid sonrası düzeni biçimlendiren ulusal burjuvazinin çıkarlarıyla sermaye arasındaki uyumda en kanlı leke olarak kalmıştır. Oysa Marikana gece vakti bir hırsız gibi gelmedi.

Abahlali baseMjondolo’nun binlerce üyesinin siyasal baskıyı protesto etmek için yaptığı bir yürüyüş sırasında Belediye Binası’nın önüne kurulan polis barikatı, Durban, 8 Ekim 2018.
Fotoğraf, Madelene Cronjé / New Frame

Bir Şiddet Tarihi

Apartheid rejiminin son yılları ve yeni düzene geçiş dönemi aşırı şiddetliydi. 1973 Durban grevleriyle başlayan, sonra 1976 Soweto ayaklanmasıyla ivme kazanan şehirli isyanı 1980’lerde milyonlarca insanı kendine çekti. Ağır bir baskıya maruz kaldı.

1984’ten 1993’e kadar geniş bir bağlamda Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) bağlı güçlerle bir siyah bilinçlilik oluşumu olan Azinian Halk Örgütü (Azapo) arasında çoğunlukla şiddetli çatışmalar yaşandı. 1985 ile 1995 arasında muhafazakâr Zulu milliyetçi örgütü Inkatha ile UDF ve daha sonra ANC arasında süregelen silahlı çatışmalar oldu. Çoğunlukla iç savaş olarak sözü edilen, apartheid devletinin desteklediği Inkatha ile Soğuk Savaş koşullarında yaşanan bu çatışmanın 20 binden fazla insanın hayatına mal olduğu tahmin edilmektedir. En yoğun çatışmalar dönemin eyaleti Natal ile KwaZulu Bantustan (Bantustan’lar, Afrika halkını beyaz Güney Afrika’dan ayırmak ya da yalıtmak üzere ABD rezervasyon modeline dayanarak oluşturulmuş alanlardı) arasında yaşandı, ama Johannesburg’un içinde ve çevresinde de hatırı sayılır bir şiddet görüldü. Bu çatışmanın sonuçlarından biri de, 1994’te KwaZulu-Natal eyaleti olacak yerin, bir dizi yerel erk sahiplerinin otoritesi altında önemli ölçüde militarize edilmiş olmasıdır; bu erk sahiplerinin bazıları etkilerini yeni düzene de taşıdı.

Bu şiddet, burjuva kamu düzenince büyük ölçüde görmezden gelinmesine karşın asla durmadı. Araştırmacı David Bruce’un 2013 yılında yaptığı özenli bir çalışma, 1994’te apartheid’ın sona ermesinden bu yana KwaZulu-Natal’da 450 siyasi suikast saydı. Burjuva demokrasisine geçişten önce yaşanan şiddet, yüzlerce ve bazen de binlerce insanın savaş için seferber edilmesine tanık oldu. Apartheid’tan sonra suikastlar örtük bir şekilde profesyonel suikastçılar eliyle yapıldı ve motivasyonunu git gide ideolojik farklılıklardan çok devlet kaynaklarına erişime ulaşma amacından aldı. Bu suikastların büyük kısmı ANC içindeki iktidar ve kaynak rekabetinin sonucuydu.

Soweto, Johannesburg’ta COVID-19 lockdown sırasında Güney Afriaka Ulusal Savunma Güçleri (SANDF) ile Güney Afrika Polis Servisi (SAPS)’ın ortak devriyesi yapılırken Bara taksi durağındaki sokak satıcıları. 1 Haziran 2020.
Michelle Spatari / AFP / Getty Images

Bağımsız Örgütlenmenin İlk Kıpırdanışları

Tarihsel olarak siyah üniversite kampüsleri, yeni devletle birlikte örgütlü halk mücadelelerinin ilk ortaya çıktığı yerler arasındaydı. Halk taleplerini toplayıp sıralama sürecinden sonra 26 Haziran 1955’te ANC’nin kabul ettiği Özgürlük Sözleşmesi, apartheid’tan sonra “Eğitim parasız, zorunlu, evrensel ve eşit olacaktır” diye ilan etti. Ne var ki, apartheid resmi olarak sona erdikten sonra ANC Dünya Bankası modelini izledi ve yoksul ailelerin üniversite eğitimi alabilmesi için harç ödemesi gerektiğinde ısrar etti. Apartheid sonrası dönemin başından itibaren her yıl harçları ödeyemedikleri için okuldan atılmakla karşı karşıya kalan öğrenciler üniversitelerde kalmak için örgütleneceklerdi.

Apartheid’ın sona ermesinden sonra polisi militarizmden kurtarma girişimleri oldu, ama polis plastik mermi, göz yaşartıcı bomba ve ses bombası gibi sömürge döneminin polis teknolojilerini düzenli olarak kullanmayı sürdürdü. Öğrenci protestoları çoğunlukla polis şiddetine maruz kaldı. Bazı durumlarda üniversiteler militarize özel güvenlik şirketlerini de içeriye soktu. Medyada haber yapıldığı zaman öğrenciler çoğunlukla -son derece sömürgeci bir şekilde- akılsız, tehditkâr ve nihayetinde barbar olarak betimlendi.

30 Kasım 1998’de, gay özgürlük hareketinde önde gelen bir şahsiyet olan apartheid karşıtı militan Simon Nkoli, Johannesburg’da HIV bağlantılı bir hastalıktan öldü. Nkoli’nin ölümüne tepki olarak aynı yılın 10 Aralık’ında bir grup aktivist Cape Town’da Tedavi Kampanyası’nı (TK) kurdu. TK, HIV ve AIDS hastalığına yakalanmış insanlar için kamusal sağlık sistemi aracılığıyla tedaviye ulaşma hakkı için nihai olarak başarılı bir kampanya örgütledi. Nkoli gibi, yeni örgütün görünür yüzü olarak ortaya çıkan Zackie Achmat da hem apartheid’a karşı hem de gay özgürlüğü için mücadelede güçlü bir geçmişe sahipti ve ergenliğinde defalarca hapse atılmıştı.

1999’da dönemin devlet başkanı Thabo Mbeki -HIV ve AIDS konularında hem halkın söyleminde hem bilimsel söylemde doygunluk noktasına ulaşmış olan ırkçılığa tepki olarak- felaket düzeyinde yanlış bir adım attı ve AIDS’in etiyolojisi ve tedavisiyle ilgili bilimsel kanıtları reddetti. Bunun ardından TK hem ilaç şirketlerine hem de Mbeki’nin inkârına karşı giderek büyüyen bir mücadele başlattı.

TK, ANC ile aynı saftaydı ve ANC ile bağlantılı sendikalardan güçlü bir desteğe sahipti. Sadece şiddet içermeyen protestolar yaptı ve mahkemeleri, halk protestolarını ve güçlü destekçilerinin olduğu, genellikle saygı gördüğü burjuva kamusal alanını etkili bir şekilde kullandı. Ancak, zaman içinde ölümcül sonuçları olacak paranoyaya giriş sırasında TK, ANC içinde partinin otoritesini sarsmak için dış kaynaklı bir komplonun aracı olarak sunuldu.

16 Mayıs 2000’de öğrenci Michael Makhabane, o dönemdeki adıyla Durban-Westville Üniversitesi kampüsünde okuldan atılmalara karşı bir protesto sırasında polis tarafından hedef gözetilerek vurularak öldürüldü. Polis ve dönemin ANC Gençlik Ligi başkanı Malusi Gigaba cinayetle ilgili yalan söyledi. Cinayeti meşru göstermek için derin bir ırkçılık taşıyan otomobil hırsızlığı korkusunu kullanan polis, Makhabane’nin yoldan geçmekte olan bir otomobili kaçırmaya çalıştığını iddia etti. Oysa Makhabane ve öteki protestocular silahsızdı.

2000 ve 2001 yıllarında TK’ya katılmak üzere kurulan çok sayıda örgütlenme apartheid sonrası Güney Afrika’da ilk toplumsal hareketler kuşağını oluşturdu. Bu, halkın şikayetlerinin -özellikle ANC’nin toprak sorununu çözmede başarısız kalması, şehirde insanların evlerinden tahliye edilmesi ve su ve elektrik kesintileri- iktidardaki partiye bağlı yapıların dışında ifade edilmeye başladı.

Haziran 2000’de Johannesburg’da belediye yönetiminin hizmetlerin metalaştırmasına yönelik girişimine karşı çıkmak üzere Özelleştirme Karşıtı Forum (ÖKF) kuruldu.ÖKF orta sınıftan radikaller, öğrenciler, sendikacılar ve taban örgütlenmelerinden oluşan karışık bir örgüttü ve hızla büyüyerek Johannesburg’un dört bir yanına dağılmış destek gruplarıyla birlikte çok canlı bir harekete dönüştü.

Kasım 2000’de tabandaki aktivistler Cape Town’da tahliyelere ve elektrik kesintilerine karşı Batı Cape Tahliye Karşıtı Kampanya’yı (TKK) -çoğunlukla Tahliye Karşıtı Kampanya şeklinde kısaltılarak kullanılır- kurdu. ABD’de Chicago Tahliye Karşıtı Kampanya’nın kurulmasına da esin kaynağı olan TKK, Cape Town’ın çeşitli bölgelerinde hatırı sayılır bir aktör haline geldi ve militan doğrudan eylem biçimlerine yöneldi.

Tedavi Kampanyası (TK) aktivistleri Qedani Mahlangu ve Brian Hlongwa’nın bir ANC komitesine yeniden seçilmesini protesto ederek Gauteng parlamentosuna yürüyor. Her iki politikacının adı, 143 kişinin açlık ve ihmal içeren nedenlerle öldüğü bir kamu halk sağlığı skandalına karışmıştı. Johannesburg, 7 Ağustos 2018.
Sandile Ndlovu / Sowetan / Gallo Images

Haziran 2001’de sol STÖ’ler, STÖ’ler ve toprak sorunlarıyla ilgilenen taban gruplarının bir ulusal ağı olarak Topraksızlar Hareketi’ni (TH) kurdu. Endişeli Yurttaşlar Forumu da (EYF) Durban’daki Chatsworth kentinde Bayview ve Westcliffe mahallerinde tahliyeler ve kesintilere tepki olarak aynı sıralarda oluştu. Bu oluşumun başında karizmatik bir orta sınıf aydını vardı.

Ekim 2000’de dönemin devlet başkanı Mbeki, parlamentodaki ANC parti teşkilatına, CIA’in HIV’in AIDS’e yol açtığı görüşünü yaygınlaştırmak için bir komplo içinde olduğunu söyledi. Bu paranoya, ANC dışında ortaya çıkan ve devletin izlediğine ve sızdığına dair sağlam kanıtlar olan tüm yeni hareketlere yayılacaktı. Akademist Jane Duncan, “[devlet istihbaratı] ajanların… artan faaliyetleri toprak için ve temel hizmetlerin metalaştırılmasına karşı mücadele veren toplumsal hareketlerin kurulmasıyla aynı döneme denk geldi,” diye yazdı. Bu dönemden itibaren topluluk örgütlenmelerine ve toplumsal hareketlere devlet istihbaratına bilgi sağlama ve onun adına çalışma teklifleriyle yaklaşıldığına dair sayısız olay yaşandı.

ÖKF, TKK ve EYF yaygın şekilde yapılan izinsiz elektrik bağlama uygulamasını başarıyla politikleştirdi ve TKK tahliyelere karşı doğrudan direniş ve tahliye edilmiş olanları evlerine döndürme uygulamasını geliştirdi. Bu eylemleri devlet ve burjuva kamusal alanının büyük kısmı bir cepheleşme olarak gördü ve sıklıkla yasadışı olarak teşhir etti. ANC ile bağlantılarına, saldırgan taktiklerden kaçınmasına ve Başpiskopos Desmond Tutu gibi güçlü şahsiyetleri desteklemesine karşın TK da polis şiddetinin hedefi haline geldi. 20 Mart 2001’de üyeleri Durban’da polisin ağır saldırısına uğrayınca beş protestocu hastanelik oldu.

Mahkemede hiçbir dayanağı olmayan ama suçlamanın düşürülmesine ya da konunun yargıya intikal etmesine kadar defalarca yargı önüne çıkılmasını gerektiren suçlamalarla yapılan gözaltılar aktivistlerin düzenli olarak yaşadığı bir tecrübeye dönüştü. Örneğin, 6 Nisan 2002’de dönemin Johannesburg belediye başkanı Amos Masondo’nun koruması, ÖKF’nin su ve elektrik kesintilerine karşı düzenlediği bir protestoda beş el ateş ederek iki kişiyi yaraladı. Kalabalıktakiler kendilerini taşlarla savunmaya çalıştılar ve seksen yedi kişi gözaltına alındı. Açılan davanın reddedilmesine ilişkin dilekçe nihayet 5 Mart 2003’te kabul edilene kadar defalarca mahkemeye çıkmak zorunda kaldılar.

TKK, Cape Town’da toprak ve ev sahibi olmaya yönelik uzun ve acı bir mücadele tarihi sonucunda ortaya çıktı. Bu mücadele geçiş döneminde de sürdü. 24 Haziran 1992’de ANC’nin Cape Town, Khayelitsha’daki Solomon Mahlangu ve Makhaza şubeleri kira artışlarını protesto etmek amacıyla bir yürüyüş düzenledi, ardından da kira boykotu geldi.22 Haziran’da yürüyüşün liderlerinden biri olan Nelson Sithole, kendi evinde maskeli kişiler tarafından suikastla öldürüldü. Bu kişiler “Neden millete kira ödemeyin diyorsun?” diye soruyorlardı. Suikastçıların polis memurları olduğu varsayıldı.

TKK Kasım 2000’de kurulduğu sırada bölge sakinleri ile yerel devlet arasında zaten süregelen bir çatışma vardı. Çoğunluğu kadın olan, haftada iki kez açık forumlara katılan yüzlerce insanla birlikte TKK önce Khayelitsha’daki Mandela Parkı’nda, sonra başka yerlerde gerçek bir halk gücü haline geldi. 26 Haziran 2001’de yüzlerce TKK üyesi merkez Cape Town’da bölge konut bakanlığının bürosuna giderek toplantı talep ettiler. Göz yaşartıcı bombayla karşılandılar ve çocuklara yaşlılar da dahi olmak üzere kırk dört kişi gözaltına alındı. ÖKF destekçilerinin kitlesel gözaltına alınması gibi burada da söylenmek istenen açıktı -ANC iktidardaki parti dışındaki siyah işçi sınıfının öz örgütlenmesini suç olarak görecekti, demokrasiyi derinleştirmeye ve halk iktidarını inşa etmeye yönelik bir fırsat olarak değil.

TKK polis şiddeti, dört yüzden fazla gözaltı, mahkemeye çıkarılmadan gözaltında tutulma ve -kaçınılmaz olarak ırkçılaşmış- hareketin ardındaki gerçek gücün “dış ajitörler” olduğu standart iddiası da dahil olmak üzere amansız bir baskıyla karşı karşıya kaldı. TKK, bu baskıya karşın Haziran 2002’de güçlü olduğu bölgelerdeki tahliyeleri büyük oranda durdurabildi.

Uluslararası Zirveler

2001 yılının Ağustos sonu ve Eylül başında Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı Durban’da yapıldı. Kasım 1999’da Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısıyla başlayan büyük zirveleri küresel çapta protesto etme geleneğiyle, yeni toplumsal hareketler Durban’daki zirvenin dışında büyük bir yürüyüşte dünyanın dört bir yanından gelen konferans delegelerine katıldı. Bu noktada, bu hareketler arasında ve bazen de içinde örgütsel pratikler, strateji ve ideolojiye ilişkin düşünceler konusunda önemli siyasi farklılıklar olduğu açıktı. Yürüyüş bu farklılıklara rağmen başarılı oldu ve 2002 yılının Ağustos sonu ve Eylül başında Johannesburg’da toplanacak Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (WSSD) için daha büyük bir eylem planlandı.

WSSD’ye giden süreçte istihbarat aktivistleri sorguya aldı, tehdit etti ve tutukladı. Gözaltına alınan aktivistlerin salıverilmesini talep eden protesto eylemi polis şiddetiyle karşılaştı. Aynı zamanda hareketler arasındaki ve içindeki gerilimler de artıyordu. 31 Ağustos 2002’de binlerce insan, yoksul siyah semti Alexandra’dan güçlü şirket semti Sandton’a yürüdü. Yürüyüşün sembolik gücü olağanüstüydü ve ANC ile Güney Afrika’daki devrimci geleneği sürdürme konusunda en itibarlı iddiaya sahip olan yeni bağımsız sol arasındaki mücadelede belirleyici bir moment olduğu yaygın bir kabul gördü.

WSSD yürüyüşünden sonra TKK yeni bir baskı dalgasıyla çok ağır bir saldırıya uğradı. Güney Afrika Belediye İşçileri Sendikası’nda (Samwu) işyeri temsilcisiyken ilk olarak 2002’de hapse atılan TKK lideri Max Ntanyana defalarca gözaltına alındı ve kefaletle bırakılma koşulları nedeniyle TKK toplantılarına katılamadı. Yeraltına geçti. Şubat 2003’te polis tarafından bulundu, kaçırıldı ve işkence gördü. Hareket devlet ajanlarının aralarına sızdığı sonucuna vardı. Sivil polis olduğunu kabul eden bir kişinin açığa çıkarılması yeni gözaltılar ve TKK üyesi Zandile Mbarane’nin hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlandı.

Khayelitsha Kaptan Rasimati Shivuri’de dönemin karakol amiri, akademisyen Mandisi Majavu, bir röportajda şöyle açıkladı: “Tahliye Karşıtı Kampanya ile mülkiyet [yasalarını] ihlal ediyorlardı, yani bu da polisin onların arasına sızması için bir davetti. Bizim içlerine gireceğimiz belliydi. Bu yüzden hepsini tanıyorduk ve attıkları her adımı biliyorduk.”

Mandela Parkı’nda siyasi duvar yazısı, Khayelitsha, Cape Town, 2006.
Toussaint Losier

Yoksulların İsyanı

Siyasi manzara 2004 yılında değişmeye başladı. Johannesburg’daki varoş yerleşimlerinde başlayıp çok geçmeden ülkenin büyük kısmına sirayet eden yeni bir halk protestosu dalgası ortaya çıktı; bu protestolar sıklıkla yol kapatmalar biçimini aldı ve iktidar partisinin yerel temsilcilerini hedef aldı. “Yoksulların isyanı” olarak anılır oldu. Bu protestolara binlerce insanın katılması alışılmadık bir durum değildi. 2004 yılı boyunca halk protestoları ülkede dalga dalga yayılırken, gözaltı sayılarının artması ve protestoculara yönelik ölümcül polis şiddetiyle başlayıp sonraki yıllarda da devam eden süreçte en az üç silahsız kişi polis tarafından öldürüldü.

Bu yeni mücadele tarzında katılımcıların -iktidardaki parti dışında örgütlenmişler, STÖ’ler ve var olan toplumsal hareketler- protesto olarak ANC’ye oy vermeyeceklerini söylediklerini duymak yaygındı. O yılın 14 Nisan’ında genel seçim yapılacaktı ve STÖ denetiminden ayrılmaya başlayan TH “Toprak Yoksa Oy da Yok!” tutumu aldı ve bu tutum hemen TKK tarafından onaylandı. Oyları başka bir partiye vermeden ANC’den çekmeyi amaçlayan bu tavır, ülkenin dört bir yanında beliren yeni mücadelelerdeki halkın duygusuyla güçlü bir uyum içindeydi. Bu tavır gazeteciler, STÖ profesyonelleri ve devlet memurları da dahil olmak üzere geniş bir yelpazede “anti demokratik” olarak görüldü ve daha da fazla yalıtıldılar. Seçim günü Soweto’da elli yedi TH üyesi gözaltına alındı. Ertesi gün üçü kadın olmak üzere dört aktivist yerel bir karakolun hücrelerinde işkenceye uğradı.

Artık STÖ denetiminin dışında özerk davranan TH çok daha küçük ölçekte ama daha militan bir politikayla devam etti. EYF çöktü, ama TH ve TKK bu yeni isyanla hatırı sayılır bir ortak dava düzeyine yükselebildi. Bu isyan Durban’a 19 Mart 2005’te ulaştı. Büyük ve yoğun nüfuslu Kennedy Road gecekondu mahallesinin yaklaşık 750 sakini ana yolu yanan lastikler ve şiltelerle kapattılar ve dört saat kapalı tuttular. On dört gözaltı oldu. Bu, sürekli tırmanan bir protesto ve baskı yılıydı. 12 Temmuz 2005’te polis, Eastern Cape’deki Queenstown’da TK’nın örgütlediği barışçıl bir protesto eylemine katılanlara saldırıp ateş açtı. Çok sayıda insan yaralandı ve on kişi ateşli silah yaraları nedeniyle tedavi edildi.

Durban’da, Kennedy Road semtinde yerel ANC yapılarıyla bu kopuş yeni bir hareketin oluşmasına yol açtı: Abahlali baseMjondolo (“gecekondu sakinleri”). Bu hareket, on iki semtten otuz iki seçilmiş temsilcinin 6 Ekil 2005’teki toplantılarında, sonraki yılın 1 Mart’ında yapılması planlanan yerel seçimde oy vermeyeceklerine ve ANC’den bağımsız olarak örgütleneceklerine karar vermeleriyle resmi olarak kurulmuş oldu. Bazıları toplumun en marjinal ve saygı görmeyen insanları olan gecekondu sakinlerinin bu yeni hareketi başından itibaren devlet, iktidardaki parti ve STÖ temelli “sivil toplum”un önemli bir kesimi tarafından olağanüstü bir paranoya ve düşmanlıkla karşılaştı. Standart sömürgeci suç, akıl dışılık, cehalet ve (beyaz) dış ajitasyon suçlamaları şaşırtıcı bir sertlikle seferber edildi.

Yerel devlet, o sırada hiçbir dış yardım almayan bu yeni hareketi, ismi belirtilmeyen bir yabancı devletin projesi olarak ilan etti ve yasadışı bir örgütlenme muamelesi yaptı. Gözaltılar, saldırılar ve tehditler sıradanlaştı. Yasal protestolar yapma girişimleri doğrudan yasadışı ilan edildi ve protestocular, protesto eylemine getirilen hukuksuz yasağı ihlal ederek yürümeye kalkıştıklarında gerçek mermi de dahil olmak üzere ağır polis şiddetine maruz kaldı.

1 Mart 2006’da yapılacak yerel seçimlere giden süreçte siyasal iklim iyice ısındı. Güney Afrika Komünist Partisi (SACP) eski üyesi olan Sinethemba Myeni ve Mazwi Zulu, seçimlerde bağımsız bir adayı desteklemeye karar verdikten sonra Durban’daki Umlazi’de suikasta uğradı.

Abahlali baseMjondolo, TH’nin “Toprak Yoksa Oy da Yok” sloganını “Toprak Yoksa, Ev Yoksa Oy da Yok!” şeklinde değiştirerek benimsedi. Bu de gerilimleri müthiş tırmandırdı. Haziran 2005’te Jacob Zuma başkan yardımcılığı görevinden uzaklaştırıldı. Aynı yılın Aralık ayında tecavüzle suçlandı ve 2006’da yargılandı. Zuma ve destekçileri sadece etnik bir hareketlilik biçimini benimseyerek destek örgütlemeye çalıştılar. Bu proje Durban’da hayli siyasi bir yoğunluk kazandı ve çoğul etnik kökenli bir örgüt olan ve Hindistan kökenli ve göçmen topluluklardan üyelere de sahip Abahlali baseMjondolo’yu daha da zayıflattı. Zuma’nın yoksulları temsil etme iddiasının güvenilirliğinin de, Durban’da destek örgütlemeye çalıştığı etnik temelin de altını oyar şeklinde görüldü haklı olarak.

Abahlali baseMjondolo’nun medyaya erişimini önlemek için çok sayıda girişim yapıldı. Seçimden kısa süre önce hareket Durban belediye başkanı ile televizyonda canlı tartışmaya davet edildi. Hareketin seçtiği heyet salona geldiğinde içeriye girmelerine izin verilmedi. Salona girme haklarını nazikçe savundukları zaman da polisin göz yaşartıcı bombalı saldırısına uğradılar.

Seçimden bir gün sonra polis, 22 yaşındaki Monica Ngcobo’yu, Umlazi’de işine giderken Myeni ve Zulu’nun yoldaşlarının örgütlediği bir protesto eyleminin yanından geçtiği sırada vurarak öldürdü. Polis Ngcobo’nun plastik mermiyle karnından vurulduğunu iddia etti. Otopsi sonuçları sırtından gerçek mermiyle vurulduğunu ortaya koydu.

12 Eylül’de Abahlali baseMjondolo’nun o dönemki yönetim kurulu başkanı ve başkan yardımcısı olan S’bu Zikode ve Philani Zungu, kıdemli bir ANC politikacısının medyayla konuşmaktan vazgeçmeleri konusunda uyarmasına karşın canlı bir radyo röportajına gitmek üzere yola çıkmışlardı. Yolda durduruldular, gözaltına alındılar ve karakolda ağır bir saldırıya uğradılar. Öteki Abahlali baseMjondolo üyeleri gözaltıları protesto etmek için karakola doğru yürüyüşe geçtiklerinde onlar da saldırıya uğradı. Bundan kısa süre sonra polis Kennedy Road semtinde sokağa çıkma yasaklaması getirdi ve gerçek mermilerle rastgele ateş açtı. Semt sakini Nondumiso Mke dizinden vuruldu.

TKK, Cape Town’da hâlâ önemli bir güçtü. Devletin bir toplu konut projesinden 1500 ailenin şiddet kullanılarak tahliye edilmesinden sonra, 1 Şubat 2007’den 19 Ekim 2008’e kadar Cape Town’daki Symphony Way boyunca işgal örgütlendi. Bu işgal polis tacizine ve baskısına maruz kaldı ve aylar süren cesur direnişten sonra yenilgiyle sona erdi. TKK’nın son büyük mücadelesi olacaktı bu.

Mayıs 2008’de küresel finans krizinin ekonomik maliyetleri ülkeyi vurdukça halkın öfkesi, çoğunlukla etnik bir boyutun da eşlik ettiği yabancı düşmanı pogromlar biçiminde ülkeyi kasıp kavuran derin bir gericilikle patladı ve ardında altmış iki ölü bıraktı. Saldırganlar bazen Zuma ile aynı safta yer aldılar. Yerel ANC liderlerinin saldırıları desteklediği ya da katıldığı vakalar da vardı. Bu ağır gelişme, etnik ya da ulusal temelde örgütlenmemiş ya da yabancı düşmanlığına karşı çıkan halk örgütlerine daha da fazla gerilim getirdi. Yerel siyasi seçkinler Abahlali, TKK ve TH gibi örgütleri gayrı meşru sunmak için bir yabancı düşmanı, etnik ve ırksal duygusallık karışımını kullandı.

2009’da protestoların sayısı 2004’tekilerin on kat fazlasıydı. Her yıl protestolarda beş bine yakın insan gözaltına alındı ve polise göre bir protestonun ortalama büyüklüğü yaklaşık 4 bin kişiydi. Medya haberleri o yıl en az iki protestocunun polis tarafından öldürüldüğünü belirtiyor. Her iki olayda da haberde ölen kişilerin adlarının verilmemiş olması, medyanın yoksul siyah halka duyduğu umursamaz küçümsemeyi açıkça gösteriyor.

Cape Town’daki Central Methodist Mission çevresinde işgal ettikleri derme çatma kamptan çeşitli Afrika ülkelerinden yüzlerce kişi tahliye edilirken bir kadın eşyalarıyla birlikte bir tabelanın önünden geçiyor. 1 Mart 2020.
Rodger Bosch / AFP / Getty Images

Zuma’nın o yılın 9 Mayıs’ında başkanlığa yükselişi, ANC’nin Durban’da bölücü etnik temelli politikasını daha da azdırdı ve istihbarat servislerinin politikleştirmesini daha da artırdı. Ajanlar sendikalar, halk hareketleri, medya ve STÖ’lere sızdı ve bu tür örgütler izlenir oldu.

Johannesburg’da ÖKF inişe geçmişti. Durban’da isyancı insalcıllıkla yankılanan bir dil konuşan ve yoksulların süregelen isyanında çoğunlukla var olan onurun tanınmasını talep eden Abahlali baseMjondolo büyüyordu. Doğrudan eylem yöntemini ve mahkemeleri kullanarak tahliyeleri durdurmada hayli etkin hale gelmişti. Yerel devlet buna, eski sömürgeci yasalara çok benzer şekilde işgalcilerin haklarını yok etmeye ve toprak sahiplerini tahliyeye zorlamaya çalışan bir yasa kabul ederek cevap verdi. Hareket bu yeni yasanın 14 Ekim 2009’da Anayasa Mahkemesi’nden dönmesini sağlamada başarılı oldu.

Abahlali baseMjondolo 26 Eylül’de, 1980’ler sonlarının tipik baskı tarzında, kendilerini etnik terimlerle ve ANC destekçileri olarak tanımlayan bir grup silahlı kişinin saldırısına uğradı. Güruh hareketin liderlerini öldürme niyetini açıkça ilan etti ve belirli insanları aramak ve evleri yakıp yıkmak üzere kapı kapı dolaştı. Birkaç saat sonra bu saldırı etnik olarak örgütlenmiş bir karşı saldırıyla karşılaştı ve yaşanan çatışmada iki kişi hayatını kaybetti. Bu saldırı polisin örtük desteğiyle ve kıdemli politikacıların açık onayıyla gerçekleşti; bu politikacılardan biri saldırıdan sonra yerleşim yerine gelip hareketin devlet tarafından “dağıtıldığını” söyledi.

Hepsi etnik azınlıktan olan on iki hareket üyesi cinayet suçlamasıyla tutuklandı ve gönderildikleri cezaevinde ağır bir tacize uğradı. İlk saldırıdan sonra aylar boyunca hareketin önde gelen üyelerinin evlerine saldırılar sürdü, hareket birkaç boyunca yeraltına inmek zorunda kaldı. Bu dönemde hareket kin ve nefret dolu bir aşağılama kampanyasına maruz kaldı. Tutuklanan on iki Abahlali üyesine açılan davanın tam bir düzmece olduğu ortaya çıkarıldı ve 12 Temmuz 2011’de mahkemece suçlamalar düşürüldü.

21 Mayıs 2010’da TH, Johannesburg’un doğu eteklerindeki eTwatwa’da yolsuzluk yaptığı ve utanmaz bir yabancı düşmanlığı ve etnik şovenizm gösterdiği iddia edilen yerel bir belediye görevlisine karşı 3 bin civarında insanla bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüş yerel siyasi seçkinler ve onların destekçileri ile açık çatışma ve gerçek mermi de dahil olmak üzere acımasız polis saldırılarıyla sonuçlandı. TH aktivisti Priscilla Sukai polis tarafından vurularak öldürüldü. Bu, TH’nin yaptığı son büyük mücadeleydi.

Zuma’nın otoriterlik dozu giderek artan yönetiminde olan ANC 2010’da, apartheid’tan sonra demilitarize edilmiş olan polisi yeniden militarize etmeye karar verdi. Protestoları bastırmak için özel ve hayli militarize bir birim kuruldu. David Bruce, 2010’dan itibaren polisin protestoları bastırmak için gerçek mermi, yakın mesafeden plastik mermi atılması ve liderlerin özel olarak hedef alınması da dahil olmak üzere “acımasız yöntemler” kullanmasının tüm ülkede yaygın hale geldiğini belirtti. Yoksul halkın yönetilmesinde genel militerleşme hali sadece polisle sınırlı değildi. Artık büyük belediyelerin çoğu tahliyeleri gerçekleştirmek için sadık silahlı birimler kullanmaya başlamıştı ve gerçek mermilerin kullanımı sıradan bir olay haline geldi. Bir araştırmaya göre, Şubat ile Haziran 2011 arasında protestolar sırasında polis tarafından on bir kişi öldürüldü.

Aynı zamanda istihbarat servisleri de tek bir çatı örgütte merkezileştirildi ve yeni, daha baskıcı yetkilere sahip oldu. Jane Duncan, “Siyasi istihbarat elde etme yetkisi… hükümetin koşulları belli olmayan şekilde yerel siyasal gruplaşmalara ajan göndermeyi normalleştirmesine olanak sağladı,” diye açıkladı.

Adını tahliyeler sırasında giydikleri kırmızı giysilerden alan özel güvenlik şirketi “Kızıl Karıncalar”ın yürüttüğü 1500 kişinin tahliye eylemi, Hillbrow, Johannesburg. 12 Ağustos 2015.
Cornell Tukiri / Anadolu Agency / Getty Images

Marikana’dan Sonra

12 Ağustos 2012’de Marikana’daki katliam siyasi manzarada bir hatırı sayılır değişime daha yol açtı ve tabanın politikasıyla sendika politikası üzerinde büyük bir etkisi oldu. Ülkede yeni bir militanlık hali vardı ve yeni toprak işgallerine ülkenin dört bir yanında Marikana adı verildi. Ağustos 2012 sonunda Aralık 2012 başına kadar Western Cape’deki küçük tarım kasabalarında tarım işçileri grev yaptı. Polis ağır bir şiddet gösterdi ve üç grevci öldürüldü.

2013’te ANC’nin sendika hareketi üzerindeki hakimiyetinin kırılmakta olduğu açıktı. Platin madenlerinde çalışan maden işçilerinin büyük kısmı, ANC bağlantılı Ulusal Maden İşçileri Birliği’nden ayrılarak bağımsız Maden ve İnşaat İşçileri Birliği’ne (Amcu) geçti. ANC Amcu’yu “ekonomimizi istikrarsızlaşma”ya niyetli “beyaz dış milletler”in güdümünde olmakla suçladı. Güney Afrika Ulusal Metal İşçileri Birliği (Numsa) -ükedeki en büyük ve en militan sendika- ANC yanlısı Güney Afrika Sendikalar Kongresi (Cosatu) ile halen ittifak halinde olmasına karşın, açık isyan yürütüyor ve Zuma’nın başkanlıktan düşürülmesi çağrısı yapıyordu.

O yıl yerel toplulukların düzenlediği protestolarda polis tarafından en az on iki kişi öldürüldü. Bu, aynı zamanda Abahlali baseMjondolo’nun ilk suikastı yaşadığı yıldı da. Tabandaki aktivistler “kan politikası”ndan söz etmeye başladılar.

Durban’daki Cato Crest’te bir Abahlali baseMjondolo lideri olan Nkululeko Gwala, 26 Haziran 2013’te, yüksek konumlardaki ANC liderleri ona karşı açık tehditler savurduktan saatler sonra suikasta uğradı. Bir sonraki yılın 29 Eylül’ünde Durban, KwaNdengezi’de Abahlali baseMjondolo şubesinin yönetim kurulu başkanı olan Thuli Ndlovu da suikast sonucu öldürüldü. Birkaç hafta sonra bir SACP aktivisti olan Mobeni Khwela da KwaNdengezi’de suikasta uğradı. Üç yıl sonra iki ANC belediye görevlisi Ndlovu cinayetinden suçlu bulunarak mahkum edildi: siyasi suikastlarda genellikle üstü örtük bir resmi onayın olduğu bağlamda ender görülen bir durum.

1 Mart 2014’te platin yataklarının bulunduğu Rustenburg kentinde İşçi Sendikaları Birliği (WAU) kuruldu. Daha sonra bunun bir devlet istihbaratı projesi olduğu ortaya konuldu. TAC’ın ilk günlerinden itibaren devlet bir yandan iktidardaki partiyle yan yana gelen örgütleri desteklemeye ve kendine çekmeye çalışırken, öte yandan bağımsız örgütleri kötülemeye ve üzerlerinde baskı kurmaya uğraştı. Bunun, açık muhalefet yapan halk örgütlerine rakip olacak örgütler kuran tek istihbarat girişimi olması mümkün değildir.

Genel seçimler 7 Mayıs 2014’te yapıldı. 2016’da sızdırılan bir belge, “Güney Afrika Arap Baharı”ndan korkan devlet istihbaratının bu hayali tehdidi alt etmek için “gizli insan ve teknik araçlarının maksimum kullanımı”na başvurmayı planladığını ortaya koydu. Bu süre esnasında, Zuma’nın yönettiği baskıcı kleptokrasinin doruğunda, suikastlar daha geniş çeşitlilikte örgütlerden aktivistleri hedef almaya başladı.

6 Ağustos 2014’te üç Numsa sendika temsilcisi Njabulo Ndebele, Sibonelo Ntul ve Ntobeko Maphumulo Isithebe’de suikasta uğradı. Aynı yıl yapılmış olan seçimlerde ANC’yi desteklememe kararı almasının sonucunda Numsa 7 Kasım 2014’te Cosatu’dan atıldı. Bu ve geriye kalan önemli büyüklükte tek halk hareketi olan Abahlali baseMjondolo’nun Zuma’ya karşı amansız muhalefeti, Zuma’nın yoksulları ve işçi sınıfını temsil ettiği iddiasını daha da zayıflattı ve sendikalarla topluluk mücadelelerine 1980’lerde olduğu gibi yeniden bir araya gelme imkânı yarattı.

Numsa’nın ANC’den kopmasından sonra, sayısız olayda devlet istihbaratının Numsa üyelerini ajanlaştırma girişimleri belgelendi. Bağımsız olarak örgütlenmiş toplumsal hareketlerde çoktandır olduğu gibi sendikalardaki öne çıkmış kişiler de izlendi ve bilgisayarları şüpheli koşullarla çalındı. Aralık 2014’te Numsa, yazarları bilinmeyen, “Numsa’nın endişeli üyeleri” tarafından yazıldığı iddia edilen, Numsa’nın liderliğinde “gizli bir rejim değişikliği komplosu”nu ortaya çıkardığını itiraf eden bir belgeye tepki olarak basın toplantısı yaptı. Numsa’nın belirttiği gibi, daha önceki karalama kampanyalarında istihbarat servislerinin içindeki çeşitli kesimler tarafından hazırlanmış başka belgelerle benzerdi bu da.

2015’te öğrenci mücadelesi seçkin ve daha önce beyaz olan üniversitelere ulaştı. ABD’ndeki “Black Lives Matter” hareketiyle kesişen bu mücadele, müfredat ve sömürge simgeleriyle ilgili derin sorular sormaya başladı. Özel güvenlik şirketlerinin şiddetinin yanı sıra, yıllardır siyah işçi sınıfı kampüslerinde alışılmış bir özellik olan aynı polis şiddetine maruz kaldı. Hareketi “yurtsever” bir gündeme yöneltme görevi almış devlet ajanlarının harekete hatırı sayılır bir sızması da oldu. Ama bu kez baskı burjuva kamusal alanın tam göbeğine oturmuştu.

Bu dönemin en yüksek profilli aktivist suikastlarından biri 22 Mart 2016’da Sikhosiphi Rhadebe’nin öldürülmesi oldu. Rhadebe, Eastern Cape’deki Wild Coast’ta bulunan yerli toprağında maden çalışmalarına karşı çıkan Amadiba Kriz Komitesi’nin (AKK) başkanıydı.

Durban dışlarındaki Inchanga’da, 3 Ağustos 2016’daki yerel yönetim seçimlerine gidilirken, artık Zuma’yı eleştiren SACP ile ANC arasındaki gerilim tırmandıkça çok sayıda insan öldürüldü. Şiddeti hemen tetikleyen şey, seçimlerde konsey başkanlığı konumu için aday gösterme konusundaki anlaşmazlık oldu. Sonuçta SACP bağımsız bir adayla seçime girdi ve büyük bir çoğunlukla kazandı. Şiddet seçimden sonra da sürdü; öldürülmüş olan insanlar için verilen rakam, ki büyük kısmı SACP üyesiydi, on iki ile yirmi beş arasında değişiyor.

Abahlali baseMjondolo Mayıs 2018’de Durban’da yeni bir baskı dalgasıyla karşılaşmaya başladı. 21 Mayıs 2018’de hareketin yerel lideri S’fiso Ngcobo suikasta uğradı. 29 Mayıs 2018’de Zikode bir otomobil kazasından sağ kurtuldu. Yapılan incelemede araca müdahale edilmiş olduğu kanıtlandı. 12 Haziran 2018’de dönemin Durban belediye başkanı Zandile Gumede, uzun zamandır tekrarlanan bir iddia olan, Durban’da 55 binden fazla üyeli Abahlali baseMjondolo’nun adı anılmayan bir “dış güç”ün paravanı olduğunu açıkça tekrarladı. Aynı toplantıda ANC meclis üyesi Nelly Nyanisa, “Onları halledeceğiz” diye ilan etti ve ANC’nin 2006’dan beri yaptığı gibi Abahlali baseMjondolo ile diyalog kurmayı reddetmelerini, bunun yerine liberal bir uluslararası STÖ olan Shack Dwellers’ International ile çalışmayı tavsiye etti.

Johannesburg eteklerindeki Tembisa stadyumunda bir 1 Mayıs gösterisi sırasında bir Güney Afrika Ulusal Metal İşçileri Sendikası (Numsa) üyesi şarkı söylüyor, 1 Mayıs 2016.
John Wessels / AFP / Getty Images

28 Haziran’da bir istihbarat görevlisi Zikode’ye geldi ve artık Zuma fraksiyonları arasında bölünmüş olan devlet istihbaratının Zikode’ye suikast yapılacağı yönünde teyit edilmiş bir plana ulaştıklarını söyledi. Bu plan başka güvenilir kaynaklar tarafından da teyit edildi. Devletin Cape Town’da tanık koruma programına girmesi önerisini reddeden Zikode, Durban’da ikinci kez yeraltına geçti. 8 Ekim’de hareketin binlerce üyesi siyasi baskıyı protesto etmek için Durban merkezinde yürüyüş yaptı. O sırada hareket suikastlar, polis şiddeti ve şiddet yoluyla tahliyeler sonucunda on sekiz üyesini kaybetmişti. Yürüyüş günü Abahlali’nin yayınladığı açıklama şöyleydi:

Hareketimiz 2005’te kurulduğundan bu yana saldırı, gözaltı, gözaltında işkence, organize karalama kampanyaları, evlerimizin yıkılması, ölüm tehditleri, protestolar ve tahliyeler sırasında üyelerimizin öldürülmesi ve liderlerimizin hedef alınarak suikasta uğramaları da dahil olmak üzere baskı dalgalarına maruz kaldı. Toprak ve onurun bedeli kanla ödendi.

Sendika liderlerine yönelik suikastlar devam etti. ANC’den bağımsız olan Güney Afrika Demokratik Belediye ve Birleşik İşçiler Sendikası’nın (Demawusa) başkan yardımcısı Bongani Cola 4 Temmuz 2019’da Port Elizabeth kentinde suikastla öldürüldü.

Çokuluslu maden şirketleri, geleneksel otorite ve siyasi seçkinler arasındaki kesişme madencilik karşıtı yerli aktivistlere karşı şiddetle sonuçlanmaya devam ediyor. 26 Ocak 2020’de Sphamandla Phungula ve Mlondolozi Zulu, kırsal KwaZulu-Natal’da bir kömür madeni kasabası olan Dannhauser’de suikasta uğradı. 25 Mayıs 2020’de madencilik karşıtı aktivist ve ANC meclis üyesi olan Philip Mkhwanazi, yine KwaZulu-Natal’da bulunan küçük sahil kasabası St. Lucia’da suikast sonucu öldürüldü. Bir ay sonra Mzothule Biyla, KwaZulu-Natal’ın kuzey kıyısındaki Mpukunyoni Kabile Yönetimi’nin yetkisindeki bölgede suikasttan kurtuldu.

Baskının devam etmesine karşın, Zuma ve sonrasında bazı kilit noktalardaki müttefiklerinin görevden uzaklaştırılmasıyla durumun iyileştiğine şüphe yok. Bununla birlikte, Güney Afrika devleti yoksul siyah halka karşı olağanüstü ve düzenli olarak şiddet gösteriyor. Bunu Achille Mbembe’nin sözleriyle bir nekropolitik (ölüm siyaseti) oluşum olarak tanımlamak abartı olmaz. Polis insanları öldürüyor, bunların çok büyük bir kısmı yoksul ve siyah, kişi başına ABD’ndeki polisin üç katı polis düşüyor. Nisan 2012 ile Mart 2019 arasında polis 2800’den fazla ölüm, 800’den fazla tecavüz ve 27 binden fazla işkence ya da saldırı nedeniyle soruşturma altına alındı.

Mayıs 2020’nin sonunda polis, 23 Mart 2020’de başlayan korona virüsü kısıtlamalarını kontrol ederken 230 binden fazla kişiyi gözaltına aldı ve 11 kişiyi öldürdü. Ordu ise 12. kişiyi öldürdü.

Güney Afrika’da özellikle çok sıkı tutulan korona kısıtlamaları halk örgütlenmelerini zayıflattı. Sendikalar güçlerini üretimden alır ve grev aracılığıyla en etkili iş durdurma araçlarını kullanır. İşyerlerinin kapanması, personel sayılarının hızla azaltılması ve toplantıların yasaklanmasıyla sendikaların güçleri de zayıflıyor. Aynı durum, artık beş eyalette örgütlü ve 75 binden fazla üyesi olan Abahlali baseMjondolo için de geçerli. Hareket gücünü toprak işgallerinden alıyor ve en etkili araçları yol kapatmalar. İşgaller korona kısıtlamaları sırasında dur durak bilmeyen silahlı saldırılara ve bir olayda ordunun saldırısına uğradı, yol kapatmalar artık grev kadar uygulanması zor bir yöntem.

Açıktır ki, iktidardaki partide orduyu sokaklara salma da dahil olmak üzere korona kısıtlamalarının imkân tanıdığı yeni devlet kontrolü biçimlerinin tadını tatmış kişiler ve akımlar var. ANC içindeki bu otoriter akımlar orta sınıfta hatırı sayılır bir desteğe ve medyada bazı etkili kişilere sahip. Gelinen noktada ANC’nin dışında ve solunda bağımsız halk örgütlenmelerinin yakın geleceği belirsizliğini koruyor.

Kadınlar Durban’daki Siyanda gecekondu bölgesinde tahliyeleri ve yeni konutlara “yerleştirme”yi protesto ediyor. Mart 2009.
Kerry Ryan Chance

* Şen Süer tarafından Tricontinental: Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü internet sayfasından Umut Gazetesi için çevrilmiştir.  https://www.thetricontinental.org/dossier-31-political-repression-in-south-africa/

Paylaşın