Hülya Osmanağaoğlu, Kadın - LGBTİ+, Umut Yazıları

Ekim devrimi feminizm sosyalist demokrasi – Hülya Osmanağaoğlu

Mavi’ye

Ekim devriminin ve aslında bir bütün halinde reel sosyalizm deneyimlerinin kadınlar açısından ne anlama geldiğini klişelerden çıkararak analiz etmek açısından elbette kadınların yaşamlarında ne tür etkiler yarattığını bilmek önemli. Ancak nedense Marksizm’in bütün külliyatı gözden geçirilerek yapılan Ekim Devrimi analizlerinde, kadınlar açısından yaşananlar değerlendirilirken modernizmin/ilerlemeciliğin çerçevesinin bir adım dışına çıkmak mümkün olmadığı gibi böyle bir yönelim siyaseten meşru da görülmüyor. Okuma yazma oranlarının nasıl yüzde yüze ulaştığı, tüm kadınların ücretli istihdama katılmasının yanı sıra nasıl öğretmen, doktor, mühendis olabildikleri, doğum izinlerinin dört ay olması, kısalan iş günü ile çocuklarını aldıkları kreşlerden Leningrad ve Moskova parklarını gezmeye nasıl gittikleri sıralanıp dururken aslında kadınlar daha ne ister sorusu da soruluyor denebilir. Erkeklerin ebeveyn izinlerinin süresini neden hiç bilmediğimiz, o kreşlerden çocukları alıp parka gidenlerin neden hep kadınlar olduğu, devrimin hemen ardından suç olmaktan çıkarılan kürtaj ve eşcinselliğin 1936’da nasıl yasaklandığı*, mühendis, doktor, vinç operatörü olabilirlerken Yüksek Sovyet toplantılarının siyah beyaz fotoğraflarında neden sadece erkekleri gördüğümüz, niye tüm SBKP genel sekreterlerinin erkek olduğu gibi sorular, antikomünist ilhamlı gereksiz feminist mızıldanmalar olarak değerlendiriliyor. (En iyi ihtimalle de yeni toplumsal hareketlerin kardeşliği sosyalizmi için feminizm çok mühimdir filan diyen, maddeci feminizmi ve kurucu bir egemenlik ilişkisi olarak patriyarka analizlerini hiç anlamadığı belli olan, “değişik” siyasal analizler önümüze çıkıyor.)

Devleti sönümlendirme iddiasıyla yola çıkan bir devrimin neden 70 yıl sonra çöken devasa bir bürokratik aygıta dönüştüğü üzerine milyonlarca sayfa analiz yapıp, yazılan her sosyalist parti programının nasıl bir sosyalizm başlığında kılı kırk yaran tartışmalar yapılırken, kadınlara ilişkin bölümün “ev işlerinin toplumsallaştırılması, yemekhane çamaşırhane, kreş açılması…” diye asprin misali bir cümleyle sonuca bağlanmasında bir tuhaflık görülmüyor. Lenin, Aleksandra Kollontay ya da Clara Zetkin’de hep gördüğümüz, kapitalizmin bir kurumu olarak burjuva ailesinin normlarının işçi sınıfınca terk edilmesi gerektiği ve kadınların ev işi yükünden kurtarılmasının devrimin nihayete ermesinin bir gereği olduğu tespitlerine rağmen, ev içindeki cinsiyetçi işbölümünün niye hiç aşınmadığı, reel sosyalizmin sorunlarına ilişkin [erkek] analizlerde kendine hiç yer bulmuyor. Devletin sönümlenmemesi üzerine yapılan analizlere kapitalizme ait bir kurum olarak görülen ailenin yemekhane, çamaşırhane, kreş üçlüsüne rağmen çözülmemesi eşlik etmiyor. Kadınların neden ev içinde erkeklere hizmet etmeye devam ettiği maddeci bir analize tabi tutulmuyor.

 Sovyet Birliği’nde yapılan zaman kullanım anketleri bize, büyük kentlerde 1923’te erkeklerin ev işlerine bir ay içinde harcadığı zamanın toplam zamanlarının yüzde 7’siyken kadınların ev işlerine harcadığı zamanın toplam zamanlarının yüzde 23’ü civarında olduğunu gösteriyor. 1960’a gelindiğinde ise, erkeklerin bir ay içinde ev işlerine harcadıkları ortalama sürenin toplam zamanın yaklaşık yüzde 9’uyken kadınlar için oranın yüzde 18 olduğunu görüyoruz.[1] Uzaya araç gönderen Sovyetler Birliği’nin 40 küsur yılda kadınların ev içindeki yükünü azaltma konusunda aldığı –yüzde 5’lik- yol, aslında aileyi sadece kapitalizme ait bir kurum olarak gören ve kadınların ücretli emek gücüne katılımıyla kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kalkacağını varsayan Marksist yazının, modernizmin dışından analizler yapması gerektiğini ispatlıyor. (Ki hep propagandası yapılan kreşler ya da kadınların doktor mühendis vd. olabilmeleri de modernizmin kadın özgürleşme paradigmasının bir parçası aslında)

Ekim Devrimi doğal olarak Rusya’da işçi sınıfının durumu, tarihsel mücadelesi, Avrupa’daki sınıf mücadeleleri, bağlamında tartışılıyor ve Bolşeviklerin politikaları bu eksende analiz ediliyor. Benzer biçimde Bolşeviklerin kadınlara ilişkin politikaları da, yani kadınları evden çıkarıp ücretli emek gücüne katmalarının ve anneliğin toplumsal işlevini göz önünde bulundurarak çocuk bakımını olabildiğince toplumsal bir hizmet haline getirerek [burjuva] aile yapısının çözüleceğini düşünmelerinin de işçi sınıfından kadınların patriyarkaya ve sermayeye karşı mücadelesinin tarihsel seyri içinden değerlendirilmesi gerekiyor.    

Cinsiyete dayalı iş ayrımı ve patriyarka ile sermaye arasındaki gerilim

Kadınlar en kötü ödenen mesleklerde çalışmaya devam ettikleri müddetçe, fuhuşun örtülü biçimi de var olacaktır. Çünkü bu müddetçe kadın var olabilmek için önce ek bir gelir kaynağına gereksinim duyacaktır. Bu böyle olduğu müddetçe de birinin ekonomik hesaplardan hareketle mi evlendiği yoksa kendini ara sıra fuhuşa mı verdiğinin hiçbir önemi yoktur.[2] (Aleksandra Kollontay-1921)

Engels 1845’te yayımlanan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında proletaryanın sınıf olarak ortaya çıkışının başlangıcının buhar makinesinin ortaya çıkışıyla gerçekleştiğini söylüyor. Makineleşme öncesi işbölümünü ise evde kadınların ve kız çocukların babanın dokumada kullanacağı ipliği eğirdiğini babanın ise bunu dokuduğunu ve sattığını söyleyerek anlatır.[3]** Gelişmiş makinelerin kullanılmaya başlandığı 1830’lar sonrasından itibaren ise kol kuvvetine yani erkek emek gücüne olan ihtiyacın azaldığını, kadın ve çocuk işçilerin erkeklerin yerini aldığını söyler. Hatta eğrime ve dokuma işinde esas işin kopan iplikleri bağlama olduğunu geri kalanını makinenin yaptığını bu iş için ise kalın erkek parmaklarından ziyade kadınların ve çocukların ince ellerinin daha uygun olduğunu belirtir.[4] Sermaye kadın emeğini kadınları daha düşük ücrete çalıştırabilmesi, örgütsüzlüğü ve itaatkârlığı nedeniyle tercih eder. Evde sadece erkek işçinin geliriyle geçimin mümkün olmamasına rağmen sermaye açısından kadınlar, işçi sınıfının olağan parçası sayılmayarak eve ek gelir getiren olarak tanımlandığı için daha düşük ücretlere çalıştırılmaktaydılar. Ki erkek işçi sınıfı da aslında sermaye ile aynı bakışla, kadınların sınıfın bileşeni olduğunu kabul etmiyor ve kadınların çalışmasının (ve aslında kendi çalıştıkları işi ellerinden almalarının) yasaklanması için mücadele ediyor kadınların işçi örgütlenmelerine dâhil olmalarına izin vermiyordu. Erkek işçi sınıfının bu mücadelesinde kuşkusuz kadınların sanayii işçisi olarak çalışmaya başlamalarıyla aile içinde erkek otoritesinin aşınıyor olması da temel belirleyenlerden biriydi. İkinci dalga feminist hareketin 1960’lardan sonra patriyarka ile sermaye arasındaki gerilime ilişkin analizinin[5] tarihsel kökeni de aslında bu bahsi geçen yüzyıl önceki döneme dek uzanıyordu.

İşçi sınıfından kadınların, sermayenin kendilerini mahkûm ettiği düşük ücretlere, ağır çalışma koşullarına, erkek işçi sınıfının ise sınıf örgütlerinden ve sınıf dayanışmasından kadınları dışlamasına karşı verdikleri mücadele 19. yy boyunca hep iç içe geçerek ilerledi.[6]  Engels ve Marx ise kadınların sağlıksız koşullarda çalışmalarına karşı düzenlemelerin ve eşit işe eşit ücretin işçi sınıfının kapitalist sömürüden kurtulması için ön şart olduğunun altını çiziyorlardı. Clara Zetkin’in ve Aleksandra Kollontay’ın yazılarında kadınların sanayii işçileri içindeki sayısının ve oranının gerek Almanya’da gerekse Rusya’da nasıl arttığını görürüz.[7] Lenin Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi’nde (1899) kadınların fabrikalarda çalışmasına ilişkin olarak şöyle der: “… Sanayide kadın ve çocuk çalıştırılmasını tümüyle yasaklama ya da bu tip işe yer vermeyen ataerkil yaşam biçimini koruma çabaları gerici ve ütopik olacaktır. Geniş ölçekli makine sanayii eskiden dar ev, aile ilişkileri çerçevesinden hiç çıkmayan nüfusun bu kategorilerinin ataerkil tecridini yıkmakla, onları toplumsal üretime doğrudan doğruya katmakla onların gelişmesini hızlandırır bağımsızlıklarını artırır…”[8]

Cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımının varlığına rağmen (özellikle genç kadınların ev hizmetlisi olarak çalışmaları) bu ayrım sanayii kapitalizmi koşullarında henüz kesinleşmemişti ve kadınların toplumsal üretimde yer alış koşulları ev içindeki yükümlülüklerine ek olarak tanımlanmıştı. Yani kadınlar bizzat erkeklerin yaptığı işleri yapıyor ve daha düşük ücret alıyorlardı ama aslında cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımı henüz kesinleşmemişti/belirginleşmemişti. Birinci dalga feminist hareketin Batı’daki mücadelesi ve oy hakkıyla birlikte çalışma ve eğitim hakkını da genişletmesiyle patriyarka sermaye gerilimi yeni bir noktaya geldi. Kadınların mücadelesi yükseldikçe ve ücretli emek gücüne, nitelikli işlere, yükseköğrenime katılımları arttıkça, sermaye ile patriyarka arasındaki gerilim uzlaşma noktası olarak cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımını belirledi. Böylece sermaye kimi işlerin sadece “kadın işleri” olarak tanımlanması ile artan emek gücü ihtiyacını ucuza kadın işçi çalıştırarak karşıladı. Patriyarka açısından ise kadınların esas [karşılıksız] emek harcama mekânının ev/aile olduğu fikri sabitlendi.[9]

Bolşevikler ise işçi sınıfının yarısını kadınların oluşturduğu koşullarda yani sınıfın eşit bileşeni oldukları durumda kadınların ev içinde de erkeklerle eşitleneceğini varsayıyorlardı. Erkek işçi sınıfının kadınların ev dışında çalışmasına ve sınıf içinde eşitlenmeye yönelik itirazlarını ise feodaliteden kalma ataerkil bir ideolojik kalıntı olarak tanımlıyorlardı, ki aslında devrimden sonraki ilk politik adımlarının yetersiz kalışının/yanlış yöne seyredişinin temel nedeni de tam olarak bu yanlış, feodalitenin ataerkil kalıntısı analizleriydi. Aslında birinci dalga feminist hareketin de üç aşağı beş yukarı aynı yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Birinci dalganın feministleri, kadınların ait oldukları sınıfın mümkün kıldığı koşullarda, eğitim olanağına ve çalışma hakkına sahip olmasının ev içinde kendi sınıflarından kocalarla eşitliği mümkün kılacağını düşünüyorlardı. Ve, kadınların ezilen bir toplumsal grup olarak, ev dışında çalışırken erkeklerle asla eşit haklara sahip olamamasının nedeninin ev içindeki erkek egemenliği olduğunu ancak ikinci dalga feminist hareket –özellikle 1920’lerden sonra belirginleşen ve patriyarka kapitalizmin geriliminin uzlaşma noktalarından biri haline gelen cinsiyete dayalı iş/meslek ayrımının nedenlerini ortaya koyarken- politik olarak açıklayabildi. (Patriyarka ile sermaye arasındaki gerilimin bir diğer önemli uzlaşma noktası ikinci dünya savaşı sonrası dönemde [erkek] işçi sınıfının kazanımı olarak değerlendirilen aile ücreti uygulaması. Kadınları işçi sınıfının ve işgücünün parçası olarak değerlendirmeyen bu “erkek” sınıf kazanımı da kadınların erkeklere bağımlılığının ve esas çalışma yerlerinin karşılıksız ev hizmeti olduğunun tescillenmesiydi. Bu uzlaşmanın/ittifakın Avrupa’nın üçte birinde Sovyetler destekli halk demokrasilerinin iktidara gelmesinden sonra gerçekleşmiş olması da belki anti -feminizmle antikomünizm arasındaki ilişkiyi daha çok düşünmeyi gerektirebilir)

19. yy sonlarından 20. yy başlarına değin kadınların yığınsal olarak sanayii işçisi olarak erkeklerin de yerini alarak ve düşük ücretlerle çalışmaya başlamaları Bolşevikler açısından iki konuyu öne çıkarıyordu: Kadınların sağlıklarına zarar verecek ağır fiziksel yük gerektiren işlerde, madenlerde yer altında ve uzun mesai saatleri boyunca çalışmalarının engellenmesi ve eşit işe eşit ücret almalarının sağlanması. Ekim Devrimi’nden dört gün sonra çıkan ilk kararnamenin tam da kadınlara ilişkin ve bu içerikte olması da kuşkusuz tesadüf değildi.

1921’e gelindiğinde Kollontay, Sverdlov Üniversitesi’nde işçi ve köylü kadınlara verdiği derslerde şöyle diyordu: “Bizdeki genel toplumsal ve ekonomik gelişmeyi tahlil ettiğimizde, emek kolektifinin geleneksel burjuva aileyi er geç parçalayacağı ve sonunda dağıtacağı gayet açıktır.”[10](ayç) Aynı yıllarda Lenin dâhil pek çok Bolşevik önderin kapitalizmin en küçük kurumu saydıkları ailenin, hayata geçirdikleri politikalar sonucunda dağılacağına ilişkin öngörüleri söz konusuydu. Kollontay aynı derslerde kadınların özgürce ev dışında çalışmaya başladıklarında evdeki erkeğin yükünü çekmek istemeyeceklerini ve bu nedenle aile evleri yerinde komünal odalarda tek başlarına yaşamayı tercih edeceklerini söylüyordu. Çocuğun sorumluluğu annenin sırtından alınıp toplumsal kurumlarca üstlenilmeye başlandığında resmi evlilik ilişkisinin öneminin kalmayacağını çünkü işçi cumhuriyetinde kadınların evlilik dışı çocuk doğurmasının, evli ya da bekâr olmasının önemi olmayacağını düşünüyordu.[11] Oysa 1930’lardan itibaren adım adım eşcinsellik ve kürtaj yasaklanıp zina yeniden suç olarak tanımlanıp boşanma zorlaştırılırken, aile kurumu yüceltiliyor kadınlara çok çocuk doğurdukları için annelik madalyaları veriliyordu. Ve Stalin’in sözleri aslında Ekim Devrimi’nden yaklaşık yirmi yıl sonra Rusya’da kadınlara biçilen rolün özetiydi:  “İnsana gereksinmemiz var. Yaşamı yok eden kürtaj bizim ülkemizde kabul edilemez.”[12]   

Kapitalizmden ayrı bir sistem olarak patriyarka analizinin ikinci dalga feminizmle ortaya çıktığı düşünüldüğünde, aile içindeki kadın erkek eşitsizliğini yani kadınların emeğine erkeklerin karşılıksız olarak el koymasının sorumlusu olarak patriyarkanın değil kapitalizmin görülmesi sınıf mücadelesinin ve feminist mücadelenin o dönemdeki koşulları itibarıyla olağandı. Neticede kimi iniş çıkışlarla kadınların tam istihdama, erkeklerle eşit eğitim olanaklarına ve nitelikli işlere ulaşması mümkün olsa da yukarıda değindiğimiz üzere (1960’larda) ev içindeki kadın erkek ilişkilerinde neredeyse hiç yol alınmayışının nedeni de ortaya çıkıyor. 1990’lar sonrasında ise adım adım özelleştirilen kamu hizmetlerinin ilk mağduru kadınlar olurken aile kurumunun aslında patriyarkanın ve ev içindeki erkek egemenliğinin neredeyse hiç aşınmadığını görmüş olduk.

Feminizm neden boy ver(e)medi

Ekim Devrimi esnasında Bolşevik Partisi Merkez Komitesi üyesi olan Aleksandra Kollontay yine Sverdlov Üniversitesi’nde işçi ve köylü kadınlara verdiği derslerde dünyada ilk kez hükümette bir kadının yer aldığı ülkenin Sovyet Rusya olduğunu söylüyor (Kollontay ilk–Sovnarkom- Sovyet hükümetinde Sosyal Yardım Halk Komiseri olmuştu). Yine aynı derste Kollontay 1921’de Ukrayna’da bir kadının aynı görevi üstlenmesinin önemini vurguluyor.[13]Clara Zetkin de Lenin’den Anılar’da Lenin’in kadınların siyasete ve toplumsal hayata katılımına verdiği önemi ortaya koyan sözlerini aktarıyor: “…Çünkü kamusal hizmette, miliste, politik yaşamda kadınlara yer vermeksizin kadınları o uyuşturucu ev ve mutfak havasından çıkarmaksızın hiçbir gerçek özgürlük güvenceye bağlanamaz. Sosyalizm şöyle dursun demokrasi bile kurulamaz.”[14] Bolşevikler kendi politik çerçevelerine uygun olarak ilerlemeye devam ediyorlar ve 1918’de Birinci Kadın İşçiler Kongresi aralarında Krupskaya, Inessa Armand ve Kollontay’ın bulunduğu kadınlar tarafından örgütleniyor. “Partiye bağlı” kadın örgütlenmesinin ilk adımının atıldığı bu kongreden sonra yapılan çalışmaların devamında, 1919 yılında Jenotdel adını alan Bolşevik Partisi Kadın Seksiyonu oluşturuluyor. Kuruluş hedefleri doğrultusunda ciddi başarılar elde eden Jenotdel’in çalışmalarıyla partide 1920 yılında yüzde 7,4 olan kadın üye oranı 1927’de yüzde 13,1’e yükselmişti. Lenin’in sözleri ise genel olarak Bolşeviklerin kadınların örgütlenmesine ilişkin yaklaşımını ifade ediyordu: “Parti, geniş kadın kitlelerinin, parti ile temasını sağlayan ve onları kontrol altında tutan organlara sahip olmalıdır. (abç)”[15] Sonuçta örgütsel ve siyasal olarak tümüyle partiye bağlı bir örgüt olan Jenotdel mesela 1929’da [tarımda] yüzde yüz kolektifleştirme kampanyasının parçası olurken 1932’de kapatılmaktan kurtulamaz; kaldı ki kapatılmasaydı bile 1936’daki kürtaj yasağı sırasında herhangi bir tepki göstermesi ihtimal dışıydı.

Kadınların parti yönetimine ve partinin “devrimin çıkarları” olarak karar altına aldığı politikalara itiraz edebilmesi için bağımsız örgütlenmelere sahip olmaları gerekiyordu. Bağımsızlığın söz konusu olmamasını Stalin uygulamalarına bağlamak ise hiç gerçekçi değil. 1918’deki Birinci Kadın İşçiler Kongresi öncesinde Lenin’in kadınların örgütlenmesine ilişkin şunları söylediğini görüyoruz: “Elbette ayrı kadın örgütleri kurulması düşünülemez, ama parti için kadın nüfusunun bilinçlilik düzeyini yükseltme sorumluluğunu üstlenecek uygun bir organ geliştirilebilir. Böylelikle, kadınlara Sovyet devletinin kurulması, yani daha iyi bir geleceğin oluşturulması yolunda haklarını nasıl kullanabilecekleri öğretilebilir” (akt. Kollontay)[16]

Kadınların bağımsız örgütlenmelerin ol(a)madığı koşullarda “devrimin çıkarları” denilen şeyin her daim iktidardaki erkeklerin kararlarına göre belirlendiğini tüm devrimler ve devrimci mücadeleler tarihi gösterdi. Kadınların karar alma mekanizmalarında kendilerine yer bulmalarının da bireysel yeteneklerine çalışma azimlerine bağlandığı bir sosyalizm anlayışında devrimi yapan Bolşevik Parti merkez komitesinde sadece tek bir kadının olması şaşırtıcı olmuyordu kuşkusuz. Kadın kotası, pozitif ayrımcılık gibi uygulamaların henüz kadınlar için gündemde olmadığı siyasal koşullarda, kadınların kendi kararlarını verecekleri bağımsız örgütleri ve erkekleri sınırlandıracak siyasal güçleri olmadığında karar organlarında kendilerine yer bulmaları da mümkün olamıyordu. Lenin’in alıntı yaptığımız 1918 yılındaki konuşmasının iç savaş öncesinde olduğu düşünülürse, “sosyalist demokrasi”nin yürürlükte olduğu dönemde dahi kadınların bağımsız örgütlenmesinin ihtimal dışı addedilmesine bakınca, Ekim Devrimi’nden reel sosyalizmin yıkılışına kadar süren yıllar boyunca feminist örgütlenmelerin boy verememesinin, sadece Stalin’in monolitik sosyalizm anlayışıyla ya da Kruşçev’in revizyonizmiyle açıklanamayacağını görürüz.

Mesele sadece feministlerin/kadınların örgütlenme özgürlüğü olmaması ile açıklanabilir mi? Bunu geleceğe yönelik bir projeksiyonla da cevapladığımızda feministlerin/kadınların bağımsız örgütlenme hakkı sosyalist demokrasi ile ifade edilen sosyalizm anlayışı için elbette olmazsa olmaz. Tek başına bu hakkın yokluğu bile, 1991’e kadar eşcinselliğin niye yasak olduğunu, kadınların erkeklerin üç katı ev işi yapmaya niye devam ettiğini ve en başta bahsettiğimiz Yüksek Sovyet toplantılarının siyah beyaz resimlerinde kadınların neredeyse hiç olmayışını açıklıyor aslında. Siyasetin resmi, toplumsal ilişkileri de temsil ediyor kuşkusuz.

Bu noktada doktorların mühendislerin öğretmelerin yüzden 50’sini oluşturan kadınların yine de siyasetin resminden bu kadar nasıl dışlandığını maddeci feminist bir analizle, başa dönerek, cinsiyete dayalı iş ayrımıyla bürokrasinin işbirliği ekseninde açıklayabiliriz. Marx Fransa’da İç Savaş’ta Paris Komünü ’nünden, komünler aracılığıyla örgütlenen halkın kendi işletmeleri fabrikaları için muhasebecilerini, denetçilerini vs. seçmesi kararını aktarıyordu. Üretim sürecinin örgütlenmesini bir uzmanlıktan çıkarıp burjuvazinin bürokratlarını gereksiz kılıp hem üretimin hem de toplumsal yaşamın örgütlenmesinden komünlerin sorumlu olduğunu söylüyordu. Sovyetler (sovyet örgütlenmesi) de tabir yerindeyse komünlerin “Rusçasıydı”. Üretimin ve toplumsal yaşamın örgütlenmesinin kararlarının sovyetlerde alındığı demokratik bir toplumda elbette ki kadınların siyasal etkinlikleri de artardı. Siyasal etkinliklerinin yanı sıra üretim ve toplumsal yaşamın örgütlenmesine ilişkin kadınların taleplerinin özgürce dile getirilmesine uygun koşullar ortaya çıkardı. Ancak üretimin ve toplumsal yaşamın örgütlenmesi sovyetlerden alınıp, parti bürokrasisine teslim edildiğinde (ya da parti bürokrasisince el konulduğunda) kadınların kolektif bir tepkiyi (feminist siyaseti) örgütlemelerini mümkün kılacak herhangi bir alan kalmamıştı.  Cinsiyete dayalı iş ayrımına geri gelirsek; doktorların mühendislerin nitelikli eğitimli işçilerin yüzde 50’sini oluşturan kadınların üretimin örgütlenmesine dair karar süreçlerinde ne kadar yer alabildikleri, beceri ve örgütlenme yeteneklerini geliştirici görevlere kadınların ne kadar getirildiği, hani bildik tabirle söyleyelim kadınların bürokrasi basamaklarının yöneticiler kısmına ne kadar çıkabildiğini bilmiyoruz. Kaçının fabrikaların yetkili mühendisi, dev konut bloklarının en yetkili mimarı,  bilimsel tıbbi araştırma merkezlerinin baş araştırmacı yoldaşı olduğunu bilmiyoruz. Kısacası Sovyetler Birliği’nin propaganda afişlerindeki fotoğrafların ve devlet bültenlerinin istatistiklerinin arka planını bize Yüksek Sovyet toplantılarının siyah beyaz fotoğrafları gösteriyor. Cinsiyete dayalı iş ayrımı tüm reel sosyalizm yılları boyunca dimdik ayakta kalmıştı ve kadınlar belki cinsiyete dayalı meslek ayrımını aşıp kapitalist toplumlarda erkeklere özgü addedilen mesleklere sahip olabilmişlerdi ama o mesleklerin üst basamaklarında “yönetici pozisyonlarında” kendilerine yer bulamamışlardı; cinsiyete dayalı iş ayrımı bakiydi. Erkekler bürokrasideki güçlerini korurken bürokratik merkeziyetçiliğe sıkışan siyaset de doğal olarak kadınları dışlamıştı. Bir kısır döngü halinde siyasetten yani kamusal alanın karar alma mercilerinden dışlanan, toplumsal örgütlenmeleri engellenen kadınların, özel alanda /evde erkeklerle yaşadıkları eşitsizlik ilişkisine bir feminist mücadele/kadın dayanışması ile cevap vermesi mümkün olmamıştı. 

Sonuç… Sonuç, 1991’de başımıza çöken reel sosyalizm ve her yanıyla eleştirilmesi mümkün hale gelen Ekim Devrimi ve sonrası için, kadınlar söz konusu olduğunda bir tekerleme gibi durmadan söylenen kadınlar doktor oldular mühendis oldular, ev işleri toplumsallaştırıldı lafları…

Not: Bu yazıdan feministler antikomünist bu yazı da proletarya diktatörlüğüne karşı sonucu çıkaranlar kendilerini yormasınlar feminizm üzerine okumayı bıraksınlar.


* Kürtaj 1955’te Stalin’den sonra tekrar yasallaşırken eşcinsellik 1991’e kadar suç sayılmaya devam etti.

[1] Michael Paul Sacks, A Comparison of the Everyday Life of Soviet Working Men and Women between 1923 and 1966 (makalenin yazılış tarihi 1977)

[2] Aleksandra Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu, Çev. M Ali İnci, İnter yay., sf 242

[3] F. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çev. Yurdakul Fincancı, Sol yay., sf 45-46

** Karl Marx Kapital’de kapitalizmin ilk aşamasında ev sanayiinin kadın ve çocuk emeği üzerinde yükseldiğini anlatır. Sonraki süreçte fabrikalarda üretime geçildiğinde ise sermayenin erkek işçilerin gücünü-direnişini kadın ve çocukları istihdam ederek kırdığını söyler.

[4] Age, sf.204-205

[5] Christine Delphy, Iris Young, Sylvia Walby vd.

[6] https://umutgazetesi19.org/arsivler/29202

[7] A. Kollontai, age, sf 116

 Clara Zetkin, Kadın Emeği ve Sendikal Örgütlenme, Seçme Yazılar, Nota Bene Yay. (ortak feminist çeviri), sf.74

[8] Lenin, Kadın ve Aile (Marx, Engels Lenin), Çev. Öner Ünalan Sol yay. sf.91 -92

[9] Iris Young, Beyond The Unhappy Marriage: A Critical of Dual Systems Theory

Sylvia Walby, Patriyarka Kuramı, Çev. Hülya Osmanağaoğlu, Dipnot yay

[10] A. Kollontai, age, sf 238

[11] Age 239

[12] Chanie Rosenberg, Kadınlar ve Perestroyka, Çev. Osman Akınhay, Pencere yay.                                                         

[13] A. Kollontai, age, sf249

[14] Clara Zetkin, Lenin’in Bütün Dünya Kadınlarına Vasiyeti, Çev. Atilla Temiz, Sorun yay., sf152

[15] Tony Cliff, Kadınların Özgürlüğü ve Sınıf Mücadelesi, Çev. Şamil Beştoy, Ataol yay., sf163

[16] A. Kollontay, Kadınların Özgürlüğü, Çev. Yasemin Çongar, Yarın yay, sf.73

Paylaşın