Ali Efe, Gündem, Umut Yazıları, YAZARLAR

Emperyalist yeniden yapılanmanın operasyonel araçları olarak salgın ve kilitlenmeye karşı – Ali Efe

Kilitlenme emperyalist burjuvazinin saldırısıdır. Kırılmalıdır!

C19 salgınının bir dünya gündemi olmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Emperyalist burjuvazi,  salgının daha da yaygınlaşmasına bağlı olarak önlemlerdeki sertlik derecelerini artırarak salgınla mücadelede bir  “ikinci dalga” yaratmaya çalışıyor. Aşı pazarındaki didişmenin yanı sıra kilitlenme önlemleriyle içinde bulunduğumuz depresyon salgını’nı yönetmeyi başarıyor.

Depresyon salgını kavramını emperyalist burjuvaziden ödünç aldığımız söylenebilir. Onlar bunu tersinden; “salgın depresyonu” (Foreign Affairs, Eylül-Ekim 2020) olarak adlandırıyorlar, çünkü verili krizin salgınla ortaya çıktığı ve derinleştiği söylemindeler. Oysa emperyalist krizin 70’lerden bu yana derinleşen uzun dalgasının dibinde olduğu, bu haliyle sistemin sürdürülemez olduğu en son 2008 kriziyle anlaşılmadıysa bile Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) “Büyük Sıfırlama” risalesi bunu çoktan itiraf etmiş durumdadır. Bu nedenle konuyla ilgili değerlendirmelerimizde “birleşik kaos” demeyi tercih ettik. Mücadele hedeflerini bu perspektif itibariyle belirlemeye çalıştık.

Bugün emperyalist kapitalizmin krizine karşı en önemli mücadele alan ve konularından birini kilitlenme ve ona karşı takınılacak tavır oluşturmaktadır, çünkü kilitlenme birleşik kaosun halk yığınlarında yarattığı tepkiyi kontrol altında tutabilmenin ideolojik+psikolojik+örgütsel tarzı olarak öne çıkmaktadır. Ve keza  görülmektedir ki liberal ve oportünist düzen solu kilitlenme borazanlığıyla emperyalist burjuvaziye bu süreçte elinden gelen bütün desteği vermektedir. Onların siyasal ve ideolojik tavırlarına baktığımızda emperyalist burjuvazinin tarihin sonu ilanıyla kendi siyasal ve ideolojik hegemonyasını kurumlaştırma çabasında pek de başarısız kaldığı söylenemez. Tarihin sonu söylemi emperyalist burjuvazinin egemenliğinde sınıf mücadelesinin artık tarihe karıştığının ifadesidir. Bunun sol-emek dünyası üzerinden yinelenmesini sadece Eğitim-Sen kongresinde görmüyoruz. Bu yaklaşımı bir sınıf örgütlenmesinin içinden dile getirecek cesaretin kaynaklarında; esas olarak Türkiye sol-sosyalist mücadelesinin genel ideolojik ve siyasal sınırlarında da görüyoruz. Salgın depresyonu, depresyon salgını, birleşik kaos… ne derseniz deyin bu, hem de en keskininden bir sınıf mücadelesi alanıdır. Düzen solu verili siyasal alanlarda egemen sınıfın ne olduğuna aldırış etmeksizin emperyalist burjuvazi tarafından kendisine gösterilen tarzlarda mücadele etmeyi tercih ediyor ve burjuvazinin kilitlenme programlarının halk sınıfları içindeki propagandacısı olma misyonunu yerine getiriyor. Bu mücadelede burjuvaziyle aynı söylem içinde olmak tek başına kendini sorgulama nedenidir. “Beyaz adamın çatal dili” karşısındaki ilksel duruşu yitirecek kertede tarihsel ve sosyal köklerine yabancılaşma durumudur.

Salgına karşı mücadelede önemli bir tarz olan kilitlenmeye verili düzen ve siyasal iktidar gerçeği dışında bakılamaz. İki aylık bir kilitlenme sonrasında 1,4 milyarlık Çin, 11 milyonluk Wuhan’daki salgını yok etme başarısını kalabalık bir havuz partisiyle kutladı. O günden bu yana halkın en ileri temsilcilerinin katıldığı 4 bin kişinin üstündeki Halk Kongresi’ni ve en son 7 binden fazla birinci sınıf öğrencisinin katılımıyla Wuhan Üniversitesi’nin açılışını gerçekleştirdi. Artık başka büyük toplanmalarla toplumsal yaşamın “devrim normali”ni bütün dünyaya ısrarla gösterme kararlığında olduğunu yazıyor, Parti basını. Oysa WEF’in Büyük Sıfırlama ve kilitlenme için dünyanın her kritik bölgesinden seçtiği örnek kişiler katil ve diktatörlerden oluşuyor. Yüzlerce insan hakları aktivistini katleden Kolombiya başkanı Duque, Ruanda’da milyonlarca insanı katleden Kagame ve anlatmaya gerek olmayan Netanyahu… bu seçki tesadüf değildir ve bu seçkiye RTE’nin de çok yakışacağı ortadadır,çünkü kilitlenme emperyalist burjuvazinin elinde halk sınıflarının ölümcül bir salgına karşı savunma mekanizması değildir.  Aksine kilitlenme uluslararası emperyalist burjuvazinin konjonktür kurmaylığına yerleşen Dünya Ekonomik Forumu’na göre “dünyanın en büyük psikolojik deneyidir.” (Lockdown is the world’s biggest psychological experiment – and we will pay the price, https://www.weforum.org/agenda/2020/04/this-is-the-psychological-side-of-the-covid-19-pandemic-that-were-ignoring/)Bu psikolojik deneyin, emperyalist yeniden yapılanmaya kitlelerin her türlü ruhsal, yaşamsal ve toplumsal yatkınlığının artırılması için yapıldığı, verili süreç itibariyle bir devrimci militan için yeterince açık olmalıdır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde bunları ele alacağız.

Liberal ve oportünist düzen solu, egemen sistem ve iktidardaki sınıf gerçeğine bakmaksızın bu deneyde emperyalist burjuvazinin laboratuvar asistanlığına yerleşmiş durumdadır. Devlet solu SİP-”TKP” aklınca soldan konuşarak sınıf mücadelesini verili iktidar ve düzen adına ertelediğini gizlemeye çalışıp “Korona’dan sonra isyan” sloganı atarken, (K.Okuyan, soL.org, 16.12.2020) Sendika.org, verili süreçteki oportünist “toplumsal hareket” çizgisini anti kapitalizmi “halk sağlığı”na oturtarak açığa çıkartıyor.( 23.12.2020) Ve hatta, egemen sınıfın keza egemen ve yaygın düşüncesi Türkiye devrimci hareketinin, faaliyetini ve siyasal perspektifini sıradanlaştıran öncü güçlerini de etkisi altına alıp onları “ikinci dalga” saldırısına karşı kadrolara eğitim, kitle ilişkilerine örgütlenme talimatı vermeyi yeterli gören reformist bir çerçeveye sokuyor. (Pandemide ikinci dalga ve devrimci görevler, Atılım, 04.12.2020)

Salgın yönetimi ve kilitlenme, emperyalist burjuvazinin içinde bulunduğu krizden çıkma ve kendi sistemini yeniden yapılandırmada en temel yöntemleridir. Bunu, süreci tarif eden bütün belgelerinde ve  sürecin verileriyle görmek mümkündür. Halk sağlığı yaklaşımıyla salgına karşı mücadeleyi emperyalist kapitalizme karşı mücadelenin önüne geçiren bütün yaklaşımlar  savaşta verili siyasal egemenliklerin yanında duran II. Enternasyonal çizgisine dahildir. ”Önce düşmana karşı” olmakla “önce salgına karşı” olmak farklı aşamalarda aynı düzlemde olmaktır. Sınıf mücadelesini düşmanı ya da salgını yenmenin koşullarıyla koşullandırmak aynı burjuva çizginin ifadeleridir. Savaşta barışı da, sağlığı da kazanmak siyasal iktidara proletarya ve devrimci halkların el koymasıyla mümkündür. Aksi koşullarda ne savaşın ne de kilitlenmelerin ardı arkası kesilecektir.

Sorunun Konuluşu

Emperyalist burjuvazinin birinci dalgada sürü bağışıklığından kilitlenmeye kadar çeşitlilik gösteren sosyal önlemler dizilimi ikinci dalgada doğrudan kilitlenmeye dönüştü. Örneğin birinci dalganın sürü bağışıklığı modelini oluşturan İsveç de, kilitlenme uygulaması içindeki komşusu Finlandiya’dan farklı verilere sahip değilken artık kilitlenme uygulaması içinde. Pek de farklı veriler taşımayan İngiltere de aynı.

TTB ve sol muhalefet açısından sürü bağışıklığı uygulaması içinde olmakla suçlanan Türk burjuvazisi ise, her şeyi fırsata çeviren bezirgan mantığı içinde ülkeyi haftanın yarısında evine kilitlemeye karar verdi. Bütün toplum “F tipi” yaşama mahkûm edildi. Solun da, hekimlerin de muhalefeti bu kadardı. Gelinen aşamada, “içerde dışarda hücreleri-kilitleri parçala” sloganı artık bir mecazdan pratik gerekliliğe tekabül eder hale gelmiştir.

En derin kriz koşullarında kitle eyleminin kabusu içinde bulunan gerici faşist iktidar solun ve hekimlerin dileklerini arkasına alarak şimdiden kilitlenmenin daha derin uygulamalarını gündem etmeye başladı bile. Sol, sosyalist muhalefetimiz ve TTB ise, ölü gözünden yaş beklercesine hükümet uygulamalarıyla mesafesini koruma adına bir taraftan tam kapanmayı ama diğer taraftan halkın geçim ihtiyaçlarının karşılanmasını talep eder haldeler.

Konuyu ancak sınıf iktidarı ve üretim ilişkileri dışında gören düzen yaklaşımı çözümü tam kapanmada görebilir. Ve artık MB borcunun 45 milyar dolara yükseldiği söylenen bir iktidardan halkın geçim araçlarının teminini talep etmenin gerçekçiliği nedir ki? Bu talepleri doğrudan fabrikadan, okuldan, sokaktan, yani toplum direnişi üzerinden değil, meclis’ten, oda’dan, masadan yani egemen burjuva platformlarda dile getirmenin ve bunlardan bir sonuç beklemenin herhangi bir ciddiyeti, sahiciliği olabilir mi? Salgınla mücadelede ve içinde bulunulan krizden çıkmak için bir yol göstermesi mümkün müdür?  Aksine, bu çaresizlik söylemi sadece, halk kitlelerinin tek çözüm makamı olarak verili iktidarı görmesinden başka hiçbir şeye hizmet etmeyecektir. Ve zaten salgın ve kilitlenme, WEF başkanı ve kurucusu Klaus Schwab’ın Covid-19 Büyük Sıfırlama risalesinde tümüyle bu haliyle ele alınmış durumdadır. (özellikle bkz: “Toplumsal Sıfırlama”, “Toplumsal Huzursuzluk” ve “’Büyük’ Hükümetin Dönüşü” bölümleri…)

Sun Tzu’dan beri bilinir ki, savaş düşmanın kendisine değil stratejisine saldırarak kazanılır. Yani savaşı kazanmak için asıl hedefimiz hükümet yöneticileri ve ordu komutanlarından ziyade onların temsilcisi oldukları bütün bir burjuva iktidardır. Oysa bizim solun da bütünüyle dahil olduğu uluslararası liberal ve oportünist sol, düşmanın yazılı çizili ortaya koyduğu bu stratejiyi anlamaktan öyle ısrarla kaçınmaktadır ki, keza Sun Tzu’nun düşmanı tanımamayı savaşı kaybetmekle eşit gördüğü kaygan zeminde yuvarlanmaktan başka yapabileceği bir şeyi kalmamış durumdadır. Özellikle Türkiye solu böyle görülmelidir.

Kriz süreçleri devrimci hareketler için turnusol işlevi görür ve meseldir, yığınakta yapılan hata savaşın sonuna kadar sürer. Salgın ve kilitlenme süreçleri uluslararası emperyalist burjuvazinin yeniden yapılanmasının en stratejik koşullarını yaratmakta olduğu için ikinci kilitlenme dalgasını kırmak bu küresel krizden devrim çıkarmak arayışında olan devrimci öncü için kaçınılmaz bir görevdir.

Virüs’ün Kendisi ve Hikayesi

Bu mücadelede başarılı olabilmemiz için önce neyle mücadele ettiğimizi bilince çıkarmamız gerektir. Türkiye’nin ve dünyanın reformist solu, salgın sürecini emperyalist kapitalizmin krizinden ayrı, paralel bir kriz alanı olarak değerlendirerek emperyalist burjuvazinin  istediği şekilde, ona yardımcı olacak şekilde mevzilendi. Emperyalist kapitalist krizin Amerikan borsalarındaki son patlama momenti (9 Mart 2020) ile DSÖ tarafından salgının ilan edildiği moment (11 Mart 2020) çakışmasından bir ilinti ve ilişki arayışından kendini uzak tuttu. Uluslararası egemen burjuvazinin hayırlı tesadüf –karakuğu- söylemi onlar için bağlayıcı oldu. Ancak elbette sol, sosyalist, “devrimci” düzen solunun burjuva ideolojik ve siyasal bağımlılıklarına karşın hayatın gerçekleri açığa çıkarma gibi kötü bir huyu vardı.

İlk ortaya çıktığı dönemlerde Çin kodlu salgın açıklamalarının geçersizliği, salgının Çin’den önce, örneğin Amerika’da da görüldüğü gerçeği hem uluslararası hem de düzen solunun haberleri arasında artık yer alacak ağırlıktadır. (https://www.forbes.com/sites/roberthart/2020/12/01/study-suggests-covid-19-was-in-the-us-weeks-earlier-than-thought-before-first-public-cases-in-china/  ve https://www.sol.org.tr/haber/covid-19un-cinden-once-abdde-yayilmis-olmasi-muhtemel-20661) Oysa bu hiç de yeni bir haber sayılmazdı ve daha virüs henüz hayatımıza giriyordu ki Amerikan Hastalıkları Önleme ve Kontrol Vakfı CDC’nin CEO’su Robert Redfield’in bu yönlü yaptığı açıklamalar ve Senato ifadesi bizim süreç değerlendirmelerimizde veri olarak gündeme getirilmişti (A. Efe, Emperyalizmin Kilitlenen Bunalımı.., Umut Gazetesi, 04.04.2020). Çin yaptığı araştırmalar sonucunda bugün, virüsün Ocak 2019’da Çin’de ortaya çıkmazdan önce: Mart 2019’da İspanya’da, Eylül 2019’da İtalya’da, 16 Kasım 2019’da Fransa’da, 27 Kasım 2019’da Brezilya’da, Kasım-13 Aralık 2019’da ABD’de görüldüğünü saptamış durumdadır. (Global Times, 16.12.2020) Ve bu bulgular üzerinden Çin, tıpkı Mart’ta ABD’yi açıklamaya çağırdığı gibi bir kez daha aba altından sopayı göstermektedir: “Madem öyle, bulaşmalar oralarda niçin salgına dönüşmedi?” (keza)

Bu durumda virüsün Amerika’da nereden açığa çıktığı, Çin’e nasıl gelebildiği gibi sorular ve sorgulamalar kuşkusuz ki başlangıçtaki Çin virüslü hipotezleri ve buna bağlı olarak ileri sürülen tezlerin hepsini ortadan kaldıracak kertede önemli verileri bizlere sunacaktır. Bu belirlemeler, örneğin virüsün doğallığını Çin’deki yarasa ve pullu karıncayiyen (pangolin)lerin karışımı üzerine inşa etmeye çalışanların demagojileriyle bilimsel gerçeğin arasını iyice açacaktır. (bkz: SİP’in Bilim ve Aydınlanma’cıları https://haber.sol.org.tr/bilim/koronavirus-dogal-yollarla-nasil-evrildi-283193)

Virüsün “doğal”lığının kanıtlanamamış hali bu trafik içinde elbette daha çok sorgulanmayı getirecek, sorgulamayı sıradan insanın gündemine taşıyabilecektir. Ama bizim sol, sosyalist, “devrimci” ortamımızın derdi zaten bu sorgulamanın önümüze çıkaracağı yüksek mücadele gereklerinden kaçmak olduğu için emperyalist burjuvazinin önümüze sürdüğü “doğal virüs” çıpasına sorgusuz tutunmak neredeyse bir yıldır ortaya çıkan gerçeklere karşın hiç değişmeyen bir tutum olarak kalmaktadır. Örneğin İleri Haber yazarı M. Çulhaoğlu,  sürecin ortaya çıkardığı kimi sorunları tartışmayı bir tür ideolojik “linç” korkusuyla geri çekerken çıpaya tutunmayı ihmal etmez: “Covid-19’un bir ‘icat’ ya da ‘yapıntı’ olmadığı kesindir.” (İleri Haber, 05122020) Keza, sendika.org ve sair oportünist basının daimi misafiri Michael Löwy’nin de 15 tezlik manzumesinin besmelesi de aynıdır: “COVID-19 pandemisi, en iyi uzmanlara göre (??-nb), doğal çevrenin modern tarım tarafından işgal edilmesinin ve vahşi hayvan türlerinin pazarlanmasının sonucudur.” (Ekolojik kriz ve pandemi üzerine 15 tez, crisiscritique.org/gorunmez.org’dan aktaran sendika.org)

Buna karşı, virüsün organik karakteri konusunda bugüne kadar Nature, Lacette gibi belirleyici uluslararası tıp literatüründe herhangi bir kayda değer yazı çıkmadığını, Nature’a gelen bu iddialı bir yazıya dergi editoryası tarafından “sorunlu” şerhi düşülerek editoryal işleme alınmadığını vb söylemenin, anılan “tutunma” tutkunluğunda hiçbir işe yaramayacağını kolayca öngörebiliriz. Bu koşullarda biz de Çulhaoğlu’nun karşısına, en az Löwy’nin uzmanları kadar uzman olduğu tartışma götürmeyecek Prof. Luc Montagnier’yi çıkarmayı tercih edebiliriz. Prof Luc Montagnier, 1983 yılında HIV virüsünü (bildiğiniz AIDS, yani) bulan ve bu çalışması nedeniyle 2008 yılında Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü kazanmış bir bilim insanıdır. Konu üzerinde ahkam kesmede Çulhaoğlu ve Löwy gibi düzen solcularının haddiyle kıyaslar mısınız bilemem ama Prof. Montagnier’ye göre Covid19 virüsü “insan yapımı” ve “laboratuvar ürünü”, yani düpedüz “icat” ve “yapıntı”dır. (https://www.palmerfoundation.com.au/the-coronavirus-is-man-made-according-to-luc-montagnier-the-man-who-discovered-hiv/)

Aslında bu kadarı yeterli olmakla birlikte, biz, solun bütünüyle emperyalist burjuvazinin egemen düşüncelerine tabiyetinin sadece bir kullanım değeri üzerinden gelişmediğini, doğrudan bir ideolojik derinlik taşıdığını bilerek Prof. Montagnier’de kalmadan, onun tezine karşı çıkan bir başka bilim insanı, virolog Etienne Decroly ile devam etmeyi tercih edeceğiz.

Bay Decroly, Prof. Montagnier’nin tezine belli bir değer verse de, bu teze yapılan eleştirileri ve tezin resmi literatür tarafından geri çekilmesini esas alan, virüsün “doğal bir evrim” geçirdiğine inanan, bütün gücüyle bunu kanıtlamaya çalışan bir biliminsanıdır. Bay Decroly’nin her ne kadar Prof. Montagnier kadar akademik bir kariyeri görünmüyorsa da bulunduğu yerin kendisi yüksek bir kariyeri temsil etmektedir. Bay Decroly, AFMB (Architecture et Fonctions des Macromolécules Biologiques – CNRS) de kıdemli araştırmacı ve Societé Française de Virologie’nin bir üyesidir. CNRS (Fransa ulusal bilimsel araştırmalar merkezi) ise kendi tanıtımı itibariyle bugüne kadar 21 Nobel ve 12 Alan ödülü kazanan bilim insanlarına ev sahipliği yapmış, 36 uluslararası birim üzerinden 76 ülkeyle organize bir çalışmanın kilit rolünü üstlenen bir kuruluştur. Bay Decroly’nin CNRS ile yaptığı bir röportajda (https://news.cnrs.fr/articles/the-origin-of-sars-cov-2-is-being-seriously-questioned) bir sürü akademik tartışmaların ötesinde bizlerce de kolayca anlaşılacak tarzda anlattığı şey, kendisi öyle olduğuna inanmayı tercih etse de, virüsün “doğal evrimi” tezinin hiç de “kesin”lik taşımadığıdır. Bay Decroly’ye göre coronavirüslerinin varlığı, bugüne kadar 500 yarasa üzerine yapılan araştırmalarda zaten bilindiği üzere hayvan organizmasıyla sınırlıdır. Buradan insana atlayış yoktur. Bu atlayışı tamamlamak üzere devreye sokulan pangolinlerin C19’a katabileceği dizilim ise  %90.3 tür. Yani gene insana aktarılmasının koşulu yoktur. Bir de işin içine yarasalarla pangolinler arasındaki 1500 kilometrelik bir lokasyon sorunu girmektedir. Sonuç: “şu anda virüs genomlarının kökenine dayanan analizler, SARS-CoV-2’nin evrimsel kökeni hakkında net bir sonuç vermemektedir.” Oysa Löwy’nin “en uzmanları”nın ve SİP/Bilim-Aydınlama’sının virüsün kaçınılmazca ortaya çıkışını dayandırdığı tezi tam da budur. Bilim-Aydınlanma’cı Uzay Sezen yoldaşımız, doğanın atlatamadığını lafla atlatıvermiştir. Bu görüşünü Amerikan Ulusal Bilim Akademisi’nin dergisi PNAS’ta 2016 yılında çıkan bir yazıyla desteklemektedir. Konjonktürün devinim potansiyeli itibariyle 2016’nın ne kadar eski bir tarih olduğu ortadadır ama Uzay yoldaşın konuyu takip ettiğine dair bir işaret de bugüne kadar ortada yoktur.  Oysa PNAS’ın 3 ve 24 Kasım 2020 tarihli yayınlarının konuyla ilgili değerlendirmesi tam da Bay Decroly’ninki gibidir, yani virüsün değil doğal evrimi, “kökeni” bile kanıtlanamamış durumdadır (https://www.pnas.org/content/117/47/29246). Burada referans edilen Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden David A. Relman’ın makalesi bütün laf çiğnemelerine karşın “doğal evrim”e ait kanıtsızlığı şöyle ifade eder: “Bu gerçeklerin ötesinde, ‘köken hikayesi’, virüsün kabul edilebilir  ve uygun şekilde detaylandırılmış bir evrim tarihi, en son atalarının kimliği ve kaynağı ve şaşırtıcı bir şekilde insana ilk bulaşmasının ilk  yeri, zamanı ve mekanizması dahil olmak üzere birçok önemli ayrıntıyı kaçırmaktadır…[Bu yüzden farklı bir yaklaşım ne kadar güçlü olursa olsun, virüsün] üzerinde çalışılmadığı veya bir laboratuvarda bilinçli bir şekilde yeniden biçimlendirilmediği anlamına gelmez.” Sorun yarasa+pangolin akraba virüslerin insana atlama zincirindeki kopukluktur. Ve zaten Prof. Montagnier’nin tezi de bu sıçramanın olabilmesi için yarasa virüsünün (RaTG13) çok iyi tanıdığı HIV’le hemhal edilmiş olması üzerinedir ve bu buluşmanın ancak laboratuvar ortamında yapılabilecek olmasıdır. Montagnier’nin tezine karşıtlığın gücü makalesinin literatürden çekilmesiyle görülüyor. Bunun gen dizilimleri üzerinden bir anlatısı Decroly’nin röportajında var ama bunu tartışmak elbette bizi aşan bir durumdur ve bu tartışmaya hiç de ihtiyacımız yoktur, çünkü bizi ilgilendiren Montagnier ya da bir başkasının gen dizilimleri tezi değil, doğal evrime yol verecek tarzda genlerin dizilememeleri gerçeğidir. Bu durum Decroly değerlendirmesinde, PNAS makalesinde ve Nature şerhinde (https://www.nature.com/articles/s41586-020-2313-x) belirtilmiştir.

Sonuçta Bay Decroly, virüsün ortaya çıkışına dair “köken hikâyesi’ni şu üç senaryoya bağlamak zorunda kalır: Birincisi; bir evcil hayvanda ya da çiftlik hayvanları türlerinde RaTG13’ten daha fazla benzerlik taşıyan başka bir virüs olmalıdır, ama daha önce belirtildiği gibi böyle bir tür henüz bulunmamıştır.(abç)” İkincisi, doğal evrim ihtimalini canlı tutabilmek için bir dizi özel koşulu bir araya getirirken Bay Decroly’nin çektiği eziyetin ifadesidir, şöyledir: “bir kaç yıl önce insanlara uyarlanmış ve son bir mutasyonla bir bireyden diğerine bulaşması mümkün olana kadar fark edilmeden varlığını sürdürmüş, SARS-CoV ya da MERS-CoV’dan farklı bir koronavirüs olabileceğidir (abç)”. Yani neredeyse bir yok halidir. Ve, üçüncüsü, biraz tutuk da olsa şöyle aktarılır: “SARS-CoV-2 örnekleri toplayan bilim insanlarının yalıttığı ve daha sonra kazayla kaçtığı laboratuvarda hayvan modelleri üzerine çalışmalar sırasında öteki türlere uyarlanmış bir yarasa virüsünden gelmiş olabilir.(abç)”  

Bu senaryo zinciri, keza PNAS makalesinde de aynı şekilde yer almıştır. Yani düzenin biliminsanları araştırmaları sonucu, virüsün doğal evrim ihtimalinin kanıtsızlığı karşısında bunun “yapıntı” olma ihtimalini  bütün isteksizliklerine karşın ortaya koymak zorunda kalmışlardır.

Muhabirin, bu hipotezin “komplo teorileri”ne destek sağlayacağına dair sorusuna ise Bay Decroly’nin cevabı bilimsel ahlakı öğretici niteliktedir. Kendisinin şahitliğine başvurmamızın nedeni de zaten budur. Cevap şöyledir:

“SARS-CoV-2’nin kaynağını incelemek bir komplo teorisiyle eşdeğer tutulamayacak bilimsel bir süreçtir. Aynı zamanda da, bir ara tür belirlenmediği sürece bilimsel topluluğun kazayla bir sızıntı olasılığını gözardı edemeyeceğini vurgulamak isterim.”

Bir de bizim solcularımıza bakın: kesin!, doğal evrim!..

Çulhaoğlu’nun ve onunla aynı tutumu paylaşan bütün burjuva solunun tezindeki “kesin”lik, bu ideolojik siyasal kümelenmenin mücadelenin ihtiyaçları karşısında duyduğu korkunun ölçüsüdür. Bu ipin ucunu tuttuğunuzda, yani Türkiye sol, sosyalist düşünsel disiplininin egemen burjuva düşüncesinden kendini yalıtmış, bağımsız bir proleter devrimci yoğunlaşma içinde olmadığı koşullarda, devrimde öznel yetmezliğimizin hiç değilse önemli bir nedenini bulmak mümkün olmaktadır. Görülmektedir ki, Çulhaoğlu’nun, SİP’in ve artık adı anılmayacak kadar iyice uyduruk covid muhabbetçisinin doğal evrim tezi “taraf tutmak”tan daha öte bir mana taşımamaktadır.

Bu noktada, yani bilimin saf bilim olmadığı yerde, hem Bay Decroly’nin röportajında hem de PNAS makalesinde görüldüğü üzere, düzenin ideolojik kuşatması altındaki burjuva biliminsanlarının çalışmalarının siyasete malzeme edilmesinden duydukları rahatsızlık öne çıkıyor. İşte işin tam da burası, yani Bay Decroly’nin ve diğer dürüst bilim insanlarının kendilerini uzak tutmaya çalıştıkları siyasal düzlem bizim doğrudan müdahil olmamız gereken yerdir. Emperyalist burjuvazinin ileri sürdüğü tezlere karşı bilim ve militanlık karşıt argümanlar geliştirdiğinde bunlara yönelik en ahmak küçükburjuva söylemin “komplo teorisi” olduğu koşullarda, tuttuğunuz tarafın, emperyalist burjuvazinin “kara kuğu” söylemine göre mi, yoksa buna karşıt devrimci muhalif tezlere göre mi olduğu mutlaka başka ve başta siyasal verilerle konuşmak ve tavır almak üzere belirlenecektir.

Bugün salgını ve salgına karşı mücadeleyi emperyalist kapitalizmin krizinden yalıtık bir düzeyde ele alan ideolojik, politik ve pratik tutumlar emperyalist burjuvazinin komplo politikalarının arkasına takılmaktır, bu politikaları halka taşımaktır.

III. Savaş

Dönem değerlendirmelerimizde salgın, emperyalist burjuvazinin sistem krizine yönelik geliştirdiği bir savaş olarak tanımlandı. (A.Efe, Emperyalizmin Kilitlenen Bunalımı, Umut Gazetesi, 04.04.2020) Burjuva düzen solu, virüsün doğal evrimi tezi üzerinden emperyalist burjuvazinin bu hamlesinin teşhirini “komplo teorisi” tanımıyla etkisizleştirmeye yöneldi. Oysa bizim belirlememizden birkaç ay sonra (Temmuz 2020) WEF başkanı Schwab, yazdığı Covid-19 Büyük Sıfırlama adlı risalesinde salgını bir savaş formatında ele alıyor ve röportajlarında bu konuyu derinleştiriyordu.

Salgını bir savaş tarzı olarak tanımlarken, değerlendirmelerde belirttildiği üzere virüsün kimliği konusunda hiçbir fikir sahibi değildik ve buna ihtiyacımız da yoktu. Burada virüsün doğal ya da yapay niteliği üzerine uzun uzadıya tartışmamız, kendi tezimizi güçlendirmekten ziyade emperyalist burjuvazinin ve onun gölgesindeki burjuva düzen solunun ideolojik ve politik duruşundaki mesnetsizliği açığa vurmak içindir. Verilerinin sonradan birikmesi itibariyle doğal evrim tezinde ortaya çıkan boşluklar kendi yaklaşımımızı güçlendirdiği içindir. Biz salgına ilişkin, şeylerin uçuş yönü üzerinden mütalaada bulunduk. Bu bir tarih bakışı idi. (A. Efe, Salgın-Devrim-Oportunizm, Umut Gazetesi, 04.05.2020) Bu bakış üzerinden yürütülen tartışmada bizim argümanlarımız virüsün doğal ya da sentetik olması üzerinden değil emperyalist burjuvazinin içinde bulunduğu kriz ve ondan çıkış yönelimi üzerinden öne sürülüyordu. Virüs doğal da olabilirdi, bu her ne kadar piyasada egemen amprik yaklaşımları sürecin tarihsel karakterine çekmekte bizi daha fazla zorlayacak idiyse de  tezimizi değiştirmezdi ama denebilir ki, bu durumda salgın kolay önlemlerle biyolojik bir savaşın malzemesi olmaktan çıkardı ya da tersinden söyleyecek olursak, giderek ortaya çıktığı üzere virüsün doğallığının olmaması onun zaten biyolojik bir savaş unsuru olduğunu göstermektedir.

Kendi belirlememizin birinci hareket noktasını emperyalist kriz dalgaları oluşturmaktadır. Buna göre: 70’lerden beri gelen uzun üçüncü bunalım eğrisi sovyetik sistem çöküşünün oluşturduğu platoyu da hızla aşarak artık bir düzenleyici savaş sıçramasını gerektirecek olgunluk kazandığı dip noktasına varmıştı. 2003 Irak işgaliyle başlayan süreç emperyalist kapitalizm açısından sonuçlarına vardırılamadı. Emperyalist burjuvazi Ortadoğu halklarının ve rakip bölge devletlerinin direnişiyle istediği sıçramayı gerçekleştiremedi.

2008 krizi sonrasında ise, içinde bulunduğumuz yıllar ve özellikle 2020, bütün iktisadi analizciler için bir kırılma momenti olarak saptanıyordu. Dünya bu sürece girerken yeniden paylaşım konjonktürünün en sıcak olduğu Ortadoğu’da önce ABD emperyalizminin Süleymani cinayeti oldu, ardından Rusya’da beklenmedik bir yönetim değişikliği yapıldı. Bütün bunlardan, artık kırılma sürecine girildiği anlaşılıyordu ve ifade edildi. (A. Efe, Rusya’daki Gelişmeler, Umut Gazetesi, 27.01.2020) Bu hassas gözlem içinde bu yılın Mart başında  önce Amerikan borsalarındaki çöküş, ardından Çin hedefli salgın süreci ve dahi ardından Suudiler eliyle Rusya’ya karşı petrol dampingi ilan edilince bunun bir dünya savaşı hali olduğunu ileri sürmek hiç de sorunlu değildi. Artık gelişmelerin küresel etkileri değil, küresel gelişmelerin etkileri söz konusu idi.

Bu itibarla, burada Kürt yoldaşlarımızın uzun bir zamandır reel politik hassasiyetleriyle gündeme getirdikleri ve son değerlendirmelerde iyice vurgu yaptıkları “Ortadoğu merkezli üçüncü dünya savaşı”  söylemi de değerlendirmeye alınmalıdır. Selahattin Erdem hevalin gelişmelerin hemen başında yaptığı “koronavirüs salgını adı verilen olay kapitalist modernite sisteminden ve onun yaşadığı otuz yıllık Dünya Savaşından kopuk ele alınamaz. Yani koronavirüs salgını bir biyolojik silah saldırısıdır” (Üçüncü Dünya Savaşında biyolojik silahlar, ANF, 10 Nisan 2020) şeklindeki saptamaları ve PKK MK üyesi Cemal Şerik hevalin aynı içerikte “Kapitalist modernite salgını kullanıyor” ve “3. Dünya Savaşı yayılıyor” başlıklarıyla yayınlanan değerlendirmeleri (ANF, 12-13 Aralık 2020) bizim değerlendirmelerimizle aynı esasa yerleşiktir. Bununla birlikte, biz salgın konjonktürüne kadar, “Ortadoğu merkezli üçüncü dünya savaşı”  belirlemesine, içerdiği evrensel bağlamların yetersizliği itibariyle mesafeli durduk.

Biliyoruz ki, teorik olarak emperyalist savaş, 1- emperyalist hegemonyanın yenilenmesi itibariyle, 2- küresel finansın yeni hegemonyaya göre belirlenmiş bir evrensel eşdeğer üzerinden yeniden yapılandırılmasıyla, 3- küresel sermayenin değersizleşmesi ve sermayenin yeni üretim modeli ve teknolojisinin egemenliğine yol vermesi itibariyle, 4- sermayenin yeniden birikim modelini ve mekanizmalarını ortaya çıkarması ve bu bağlamda evrensel pazarın merkez ve çevre ekonomiler üzerinden eklemlenmesinin imkan ve tarzlarını ortaya çıkarması itibariyle değerlendirilmek zorundadır. Rosa Lüxemburg’un koyduğu “düzeltici savaş” ya da Lenin’in emperyalizm ve emperyalist savaş teorisi bu açılımları ön gerektirmektedir.

Bir diğer taraftan ise, aslına bakacak olursanız, emperyalist konjonktürün sovyetik çöküşten sonraki tarihi bütün bu soruların cevaplarının az çok ortaya çıkmasını da sağlamıştı. Örneğin emperyalist pazarda artık doların başıbozukluğunun sürdürülemeyeceği, dünya pazarının yeni bir eşdeğere ihtiyaç duyduğu, emperyalist merkezlerin dünya pazarını eklemlemede yeniden sömürgecilik  yöntemini öne çıkarmaya başladıkları geçen yüzyılın sonundaki Balkan Savaşı ve birinci Körfez savaşından beri (bkz: S. Kaya, “24 Ocak” ve “Körfez İşgali” gibi ‘90 ve sonrası değerlendirmeleri), neo liberalist tıkanmanın post neoliberal ve devlet merkezli ekonomileri öne çıkaracağına ilişkin gelişmeler ise 2014 başından itibaren (bkz T. Yılmaz, Post Neoliberal Döneme Geçiş, 1 Ocak 2014 ve sonrası değerlendirmeleri) izlenerek tanımlanmaktaydı.

Ancak sadece teorik bağlamlar ve konjonktürel eğilimler olarak kendini gösteren bütün bir yeniden yapılanma dünya pazarında ve siyasetinde belirleyici bir süreç olarak nasıl gündeme gelebilecekti, bu çok cevaplanamıyordu. Bu sorunun klasik cevabı büyük bir yıkıcı evren savaşı olduğunda ve rakiplerinin gelişen silah teknolojisi itibariyle ABD’nin adasal hegemonyasıyla artık böyle bir savaşı yürütemeyeceği ortadayken bu büyük altüstlüğün taktik- lokal tezahürlerinden ötesi ve imkanı görülemiyordu. Klasik bakışın aradığı dünya çapında kırılma momentumu belirsiz ve cevapsız kalıyordu.

Ortadoğu’daki savaş, BOP tarifinde olduğu gibi, ABD emperyalizminin İran’ı aşıp Hazar arkası doğal kaynaklara ve toplum ilişkilerine hakim olabilmesiyle zamanı bir “Amerikan yüzyılı”na çevirebilecekti. Ancak özellikle Rus müdahalesinden sonra Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’da yolunun kesilmesi ve keza Rusya’nın alternatifsiz hipersonik saldırı silahlarına sahip olduğunu ilan etmesiyle böyle bir kırılma ihtimali ortadan kalkmış oldu. Ortadoğu’da küresel güçlerin hibrid tarzlarla ve çok şiddetli çatışmaları yaşansa da bölgesel geriliminin küresel bir belirleme gücü öne çıkamıyordu. Bu nedenle bu yönde taşıdığı bütün büyük iç kurgulara karşın Ortadoğu’daki savaş bir üçüncü dünya savaşını temsil etmekten henüz uzaktaydı. Bu durumda Ortadoğu savaşının yakın gelecek açısından iki yönü sözkonusuydu: ya Amerika taktik nükleer silahlarla başlayan bir yol denemesi daha yapacaktı ve sonunun nasıl geleceğini kimsenin bilemeyeceği bir dünya savaşına o zaman girilmiş olacaktı ya da Amerika emperyalizmi ve hegemonyası kendi içine çökecekti. Süleymani cinayeti sonrasında İran’ın doğrudan Amerikan üslerine saldırısı sessizlikle karşılanınca birinci ihtimal düşüp sıra, tarihi verilen bir mali kriz patlamasıyla ikinci ihtimale geliyordu ki, emperyalist burjuvazi hem kendi mali çöküşünün hem de siyasal dengesizliğin yükünü 2020 Martı’nda, borsa çöküşü ve salgın gibi küresel araçlarla dünya insanlığının üzerine yükledi ve kendi yeniden yapılanmasının yoluna girdi.

Artık bir bütün olarak dünyanın eski halinde kalmasının koşulu yoktu. Yenisi hem emperyalistler arası rekabete hem de uluslararası burjuvaziyle uluslararası proletaryanın mücadelesine göre oluşacaktı. Eskinin küresel ölçekte çöküşü ve yeninin büyük bir belirsizlik içinde değişik düzeylerde ama keza mutlaka küresel ölçekte kurulacağı bir dünya savaşı konjonktürü ortaya çıktı. Gündemdeki gelişme; “yeni birikim modelinin ve dünya pazarının egemenlik dengelerinin yeniden düzenlendiği”, “ülke iflasları üzerinden güçlü bir sermaye değersizleşmesi yaratarak tıkanan birikim modeli olarak neo liberalizmin yerine yeni sermaye-devlet-toplum ilişkileri üzerinden yeni dönemin yeniden birikim modeli olarak post neoliberalizmin [ve] yapay zeka vb.. dijital teknoloji üzerinden yaşanacak yeni bir sermaye yoğunlaşması ve hakimiyetinin inşası” (A.Efe, keza) gibi emperyalist bir savaşın gerekleri üzerinden tarif edilebiliyordu. Bu yaklaşımın artık uluslararası finanskapitalin sözcülerince de ileri sürüldüğünü yukarıda ifade etmiştik.

Dünya Ekonomik Formu kurucusu ve başkanı Klaus Schwab’ın Thierry Malleret ile birlikte kaleme aldığı kitapçığı Temmuz 2020’de piyasaya çıktı. Ama açıktır ki Türkiye sol aydınının hala gündemine gelebilmiş değildir. Bütün dünya entelijensiyasının değişik boyutlarda tartıştığı bu kitaba karşı böyle derin bir susuş uygulaması açıktır ki kitabın emperyalist burjuvazi adına cesaretle ilan ettiği saldırıyı düzen solu kimliğiyle görmezden gelme ve proletarya ve emekçi sınıflara göstermeme güdüsünden kaynaklıdır. Schwab’ın risalesini ilerleyen bölümlerde daha ayrıntılı değerlendireceğiz ama burada üzerinde yoğunlaştığımız konu itibariyle ileri sürdüğü tezi şöyle özetlenebilir: Verili neoliberal kapitalizmin sürdürülebilirlik yeteneği kalmamıştır. Yerine sanayi 4.0 esasına göre inşa edilen bir “paydaş ve yeşilci” kapitalizm getirmek lazımdır.

Elbette sorun bir bütün olarak eskinin batıp yerine gene bütün dünyada geçerli bir yenisinin konulması olduğunda bunun nasıl olacağı sorusu ve bu soruya verilen cevap önem kazanır ve bu cevap Schwab’ın kitabının esas içeriğini oluşturur. Schwab’a göre bu konuda “II. Savaş en özlü dönüştürücü savaş (quintessential transformational war) idi” dolayısıyla “bundan sonra olacakları tahmin için [bu savaş] en geçerli zihinsel çıpalardan biridir.” Bu savaş “sadece küresel düzende ve küresel ekonomide temel değişiklikleri tetiklemekle kalmadı, nihayetinde radikal ölçüde yeni politikalar ve kadınların seçmen olmadan işgücüne katılması gibi toplumsal sözleşmeler için yol açan toplumsal tutum ve inançlarda da radikal kaymaları içerdi. Bir pandemiyle bir savaş arasında elbette temel farklılıklar vardır ama dönüştürücü güçlerinin büyüklüğü kıyaslanabilir. Her ikisi de daha önce hayal edilemeyecek ölçülerde dönüştürücü bir kriz olma potansiyeline sahiptir(abç).” Schwab, bizi “yüzeysel analojilere düşmememiz için uyardıktan sonra uyarısını şöyle somutlar: “Günümüzün hayli birbiriyle bağlantılı ve birbirine bağımlı dünyasında pandeminin etkisi ‘sadece’ ölüm, işsizlik ve iflaslarla ilgili (zaten bocalamakta olan) istatistiğin çok daha ötesine geçecektir.”

Schwab’ın, salgının dönüştürücü motivasyonunu bir dünya savaşıyla kıyaslaması kitapta önerilen proje şiddeti hakkında yeterince fikir vericidir ve kitabın hemen başında yapılan bu belirleme, yani dönüştürücü motivasyon kitabın sonuna kadar ekonomiden, topluma, oradan yaratıcılık ve tüketicilik değerleriyle ahlaki konuma kadar bireye indirgenerek tartışılır.  Bu durum Schwab röportajlarında da dikkat çekicidir. Örneğin die Zeit’taki  röportajında (https://www.zeit.de/wirtschaft/2020-09/corona-kapitalismus-rezession-wef-neoliberalismus-klaus-schwab?utm_referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com%2F) emperyalist burjuvazinin içinde bulunduğu durum ve karşısındaki tehlike Schwab tarafından çok damıtık bir şekilde şöyle tarif edilir: Neoliberalizm genel olarak düzensiz, dizginlenmemiş bir kapitalizm olarak anlaşılır… Pandemi bu biçimdeki neoliberalizmin artık gününü doldurduğunu gösterdi… Kapitalizmin itici gücü olan bireysel inisiyatifin güçlü bir devlet kontrolü altına alınması gerekmektedir… Bu çerçevede küresel kapitalizmi yeniden tanımlamak gerekiyor. Aksi takdirde değişim şiddetli çatışmalar ve devrimlerle gelecektir (abç).

 Bu çerçeve salgını bir sağlık konusu olarak ele alan emperyalist burjuva borazanlarının gürültüsünü kesmek için mutlaka bilinçte tutulmalıdır. Yukarıdaki çerçevenin emperyalist kapitalizm açısından bir savaş zemini olduğu kolayca anlaşılır olmalıdır ve salgının dünya dengeleri itibariyle –aynı dönüştürücü güce haiz olmasından ötürü- topyekûn sıcak savaş yerine ikame edilmesi,  Schwab’ın, yani Rockefeller, Gates, Prens Charles gibi uluslararası finans kapitalizmin temsilcilerince öne çıkarılan WEF başkanının ısrarlı bir süreç tanımlamasıdır. Zeit muhabiri savaş ve salgın kıyaslamasının biraz abartılı olup olmadığını sorduğunda üzerinden geçen aylar sonrasında Schwab’ın cevabı kitabıyla aynı esastadır: salgınla büyük bir savaş arasında elbette bir asimetri sözkonusudur, örneğin daha az insan ve daha az sermaye imha olacaktır ama yeniden yapılanmanın motor dinamiği olarak dönüştürücü güçler (transformativen Kräfte) benzer olabilecektir. II. Savaştan sonra kurulan Bretton Woods para sistemi, BM ve AB örnekleriyle Schwab, hegemonya ve güçler dengesi üzerinden bu benzerliğin uzanımlarını belirtir.

Görüldüğü gibi, bizim leninci marksist tarih bakışı üzerinden ürettiğimiz sonuç birkaç ay sonrasında uluslararası finans kapitalizmin kurmay karargâhınca bütün kapsamındaki aynılık itibariyle doğrulanmaktadır. Daha da ötesi Schwab karargâhı bu kadarla kalmayıp toplumları ve sistemleri değiştirmek için salgınların savaşlardan daha uzun süreli etkilere sahip olduğunu ortaya çıkaran bir referansa da sahiptir. Bu, artık emperyalist burjuvazinin “en özlü dönüştürücü savaş”a girememesinin rasyonalize edilmesi hali midir yoksa  bir tercih midir, tartışmaya açık bir konudur ama Kaliforniya Üniversitesi’nden bir grubun ortaya çıkardığı bu çalışmada Avrupa tarihindeki Kara Veba’dan (1352) günümüze kadar 15 pandemi üzerine yapılan inceleme sonucunda pandemilerin toplum üzerindeki etkisinin 40 yıla kadar sürdüğünü saptarlar ve buna dair dönüşüm grafikleri üretirler, vb…  (Longer-Run Economic Consequences of Pandemics, Jordà, Singh, Taylor, Mart 2020)

Durum böyle olunca DSÖ’nün, Ebola’yı bulan profesörlerin, BioNTech’ten Uğur Şahin’in önümüzdeki yıllar boyunca yeni ve daha şiddetli salgın uyarılarını sadece bir aşı pazarlama propagandası olarak ele almamamız gerektiğini NATO Genel Sekreteri Stoltenberg biyolojik savaşlara karşı hazırlık çağrısıyla iyice anlamış olmamız gerekir.( https://www.dw.com/tr/nato-koronadan-sonra-biyolojik-sald%C4%B1r%C4%B1lara-kar%C5%9F%C4%B1-tetikte/a-56080758)

Sürecin konjonktürel politika odağının yani WEF’in konuya yaklaşımı üzerinden tartışmasız anlaşılmalıdır ki, emperyalist kapitalizm bundan böyle bir varoluş mücadelesi vermektedir ve emperyalist kapitalizmle uzlaşmaz çelişkiler taşıyan bütün toplumsal ve tarihsel üretici güçler adına devrimci komünistler de bütün güncel ve konjonktürel politikalarını, örgütlenmelerini, ajitasyon ve propagandalarını bu süreci halkın sağlığı nasıl korunur, işyeri kapatılan işçinin ücreti nasıl kazanılır türü reformist ve emperyalist burjuvazi adına krizin sonuçlarını iyileştirmeye uğraşan politikaları, sorunu doğrudan devrim düzleminde tarif eden politikaları taşımak zorundadırlar. Leninizm budur.

Kilitlenme ve Pandemi Sonrası

Dünya pazarındaki arz ve talep düşüşlerinin salgından önce başladığını saptayan Büyük Sıfırlama’nın tezi salgından kurtulmadıktan sonra ekonomik iyileşmenin olmayacağı üzerinedir.

Burada C19 salgınının ekonomiye yüklediği zararların analizinden şu sonuca varır: Salgının etki hızı daha önceki 1930 ve 2008 krizlerinden çok daha şiddetlidir. Bu krizlerde GSYİH’nın %10 veya daha fazla daralması, keza işsizliğin %10’u aşması birkaç yıl sürmesine karşın, bu değerlere Mart 2020’den sadece üç hafta sonra ulaşılmıştı vb… Bu nedenle, ekonomi için insanların canının feda edilmesinin, işin etik kısmı bir kenara ekonomiyi kurtarmaya da yetmeyeceği belirlemesiyle, salgından kurtulmak üzere ekonominin kapanmasını ve hükümetlerin toplum ve ekonomik sağlığımız için maliyeti ne olursa olsun harcamasını öne sürer (Bölüm 1.2. Ekonomik Sıfırlama ve alt başlıklar).

Büyük Sıfırlama’nın bu önermelerinde kendi stratejisine göre öne çıkan konu artık sürdürülemeyen ekonominin batması ve yerine yeninin konulması için aşılması gereken süreçler vardır. Birinci kısım için hareket noktası Daniel Defoe’nin Veba Yılları Günlüğü adlı kitabıdır. Yanlış yönelimlerin ekonomiyi çökertmesinden referansla varılan salgınların ekonomileri ve toplumları sıfırladığı sonucu, bu salgın için “niçin geçerli olmasın” varsayımına getirilir. Bu konudaki bir Guardian makalesiyle, ekonomilerin sağlam ve güçlü bir şekilde yeniden diriltilmesi için şimdi ölmeleri mi gerekiyor, sorusuna ise kesin ve keskin bir “evet” cevabı verilir. Bu cevapta bir kısım büyük tekeller bir kenara küçük ve orta mülkiyetin kesin tasfiyesi yer almaktadır.

İkinci kısım açısından ise, ekonomik kilitlenmelerin bir aylık sonucunun yıllık büyümeye %2’lik bir düşüş olarak yansıdığı ve şimdiden OECD’ye göre G7 ülkelerindeki GSH’ın %20 ile 30 arasında küçüldüğü verileri üzerinden ülke ekonomilerinin bunun altından kalkabilmek için genişleyen para politikalarıyla şimdiden büyük borç altına girdikleri, bu sürecin arkasının hem uluslararası rezerv hem de moratoryum süreçleriyle yeni bir diziliş getireceği belirtilir. Yani özetle kilitlenme politikaları, Büyük Sıfırlama açısından “işin etik kısmı bir kenara” emperyalist pazarın yeniden yapılandırılmasının bir ön koşulu olarak ele alınır.

Risalenin buraya kadarki analizi, daha sonraki değerlendirmelerimizde de ele alınabileceği gibi ekonomi, maliye, işsizlik,büyüme vb iken ardından çalışmanın yarıdan fazla bir hacmini doğrudan oluşturan toplum, politika ve bireyin “sıfırlanma”sına geçilir. Anlatı klasik sınıf mücadelesinin önümüzdeki aşamalarıyla ilgilidir: Çelişki, çatışma, devlet zoru…

Çelişki:

Büyük Sıfırlama, “toplumsal sıfırlama”yı esas olarak “toplumsal huzursuzluk” bağlamıyla ele alır, çünkü “toplumsal huzursuzluğun altında yatan en büyük neden eşitsizliktir” ve liberallerin virüs karşısında hepimiz eşitiz tezine karşı, bunu “yanıltıcı bir klişe” olarak niteleyerek gerçeğin bunun tam tersi olduğunu; C19’un bugüne kadar her yerde her zaman verili eşitsizlikleri azdırdığını belirtir. Örneğin orta ve üst sınıfların ev çalışmasına geçerken alt sınıfların fiili çalışmaya devam mecburiyetini, Amerika’da finans ve sigorta sektöründe uzaktan çalışmanın %75, gıda sektöründe ise %3 gerçekleştiğini belirtir. Bu veri, bizdeki düzen solcularının temel sektörler dışındaki fabrikalar kapansın türü sözde emek yanlısı taleplerinin nasıl bir finans kapitalizm kapsamı dahilinde olduğunun göstergesidir, aynı zamanda. Diğer taraftan, Büyük Sıfırlama, Michigan’daki %19 siyah nüfusun ölümlerin %40’ını oluşturduğunu, sağlık sektörü çalışanlarının düşük sözleşmelerle çalıştığını vb.. söyler. Ve elbette artık çok bilindik haliyle büyük çapta işsizlik bu eşitsizliği büyütecek ve eşitsizlik ihtiyaç ve üretim hızı arasındaki büyük farktan dolayı kendini aşılanma sürecinde daha da şiddetli gösterecektir.

Görüldüğü gibi, Büyük Sıfırlama’nın bu ve sair pek çok konuda  sorunlara yaklaşımı sinirinizi bozacak bir gerçekçilik içerir. Bunun sınıf mücadelesinin verili düzeyine ait taşıdığı bir aşırı özgüvenden mi kaynaklandığı, yoksa uluslararası burjuvazinin içinde bulunduğu çaresizlikle dünya insanlığına karşı bir meydan okuma mecburiyeti olarak mı ortaya çıktığı bu mücadelenin gelecek evrelerinde anlaşılır olacaktır.

Çatışma:

Büyük Sıfırlama, pandemi sonrası dönemin en öncel tehlikelerinden birinin toplumsal huzursuzluk olduğu belirlemesini yapar (Bölüm 1.3.2 Toplumsal Huzursuzluk).

Son iki yılda dünyanın zengin ve fakir ülkelerinde kaydedilen 100’ün üzerindeki  politik gösteri envanterinin, özellikle geri ülkelerdeki diktatörlerin zoruyla bastırıldığı saptaması şu sonuca bağlanır: Genel olarak hükümetler salgını kontrol altına almak için “toplumu kilitlemeye zorladığında [protestocular] kış uykusuna girdiler (abç).”

Büyük Sıfırlama’nın kilitlenmeye yönelik bu tespiti kilitlenme politikalarının içinde bulunduğumuz sınıf mücadelesindeki işlevi üzerine özellikle açıklayıcıdır. Bu belirlemenin en somut örneği Almanya’da görülmektedir. Bilindiği gibi Almanya, salgının birinci dalgası sırasında konuyla ilgili tartışmalarda başarılı bir örnek olarak ele alınıyordu. Bununla birlikte,  Almanya’daki kapanma ve işten çıkarma esaslı salgın politikaları özellikle küçükburjuva ve proleter kesimlerde büyük tepkilere yol açtı. Ağustos ayında Berlin’de yapılan ve yüzbinlerce kişinin katıldığı gösteriler ana akım medya tarafından önce neonazi inisiyatif nitelemesiyle itibarsızlaştırılmaya çalışıldı, ardından polis zoruyla hem saldırı hem yasaklamalarla önce on binlere, sonra yüzlere çekilerek buharlaştırıldı. Almanya’nın bugün ikinci dalga sürecinde özellikle öne çıkması birinci dalganın inandırıcı etkisinin düşüklüğüne ve kitle tepkisine yapılan bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. Yüksek vaka ve haliyle son derece düşük ölüm oranı ama gene de son derece yaygın yasaklar vb ile Almanya, kilitlenme politikalarının emperyalist burjuvazinin elinde nasıl bir manipülasyon aracı olarak işlev taşıdığını çok açık bir şekilde göstermektedir.

Keza aynı kapsam, daha önce Fransa’da Sarı Yelekliler eylemlerinde de test edilmişti. Büyük medya ve düzen solu tarafından yürütülen  aşırı sağ etiketleme, toplumun devrimci kesimlerini ve bir bütün olarak proletaryayı eylemlerden uzak tutmuştu. Fransa’dan sonra, özellikle kilitlenme karşıtı eylemlerle öne çıkan Almanya’daki yığın eylemlerinin toplum ve devrimci siyaset tarafından güçlendirilmesinin önü keza neonazi etiketlemeyle kapatıldı. Durum üzerine yakın bir gözlemde Almanya’daki göstericilerin daha çok Yeşiller’in ve Sol Parti’nin tabanından oluştuğu belirtiliyordu (Almanya’da Korona İnkarcılığına Soldan Bakmak, Osman Oğuz, Y. Özgür Politika, 07.12.2020). Burjuva basın ve düzen solu neonazi etiketlemeyle hem sokağa dökülen kitle üzerindeki devrimci inisiyatifin önün kapatmaya hem de bu kitlenin doğrudan temasla neonazilerce örgütlenmesinin önünü açmaya hizmet ediyordu. Böylece finans kapitalizm kendi politikalarının çalışan sınıflarda yarattığı tepkileri gene kendi hizmetindeki faşistlere örgütleterek kitle eylemini ve tepkisi kısa devreli bir çerçeveye sıkıştırmış oluyordu. Ancak açıktır ki, kitle basıncının olduğu ve devrimci iradenin kendini yenilediği koşullarda bu kuşatmanın daha uzun süreli korunması elbette beklenemez. İtalya’da, Fransa’da ve Almanya’nın değişik kentlerinde cılız da olsa yaşandığı gibi önümüzdeki süreçte doğrudan devrimci inisiyatiflerin müdahaleleriyle eylemlerin politik inisiyatifinde değişiklikler olması mümkün görünmektedir. Yılbaşı yasaklarına rağmen küçük gruplar halinde de olsa gösterilerde bulunan anti-fa yuvarların eylemleri şimdiden mücadelenin önümüzdeki dönem atmosferi hakkında bize ışık tutucu olmaktadır. Çelişkinin kızgınlaştığı yerde ne emperyalist basın ne de düzen solcularının etkisi hayatın kendi gerçeklerinin önüne geçebilecektir. Hindistan’da, Arjantin’de, Şili’de, Meksika’da, Başur’da öne çıkan kitle eylemleri sürecin emperyalist karakterine karşı çalışan yığın ve halkların tepkilerini göstermesi açısından önümüze bir gelecek vizyonu koyabilmektedir. Fransa ve Almanya’daki kitle eylemlerinin başlangıç süreçlerindeki devrimci inisiyatif boşlukları özellikle liberal ve oportünist düzen solunun emperyalist burjuvazi tarafından istihdam edilen bir propaganda faaliyeti olarak görülmelidir.

Avrupalı liberal solun kitle eylemleri karşısındaki tutumunu Türkiye’deki yığınları kilitlenme yanlısı politikalara uyarlayan liberal ve reformist düzen solunun tutum alışında da görmek mümkündür. Önümüzdeki süreçte ülkenin bütün düzeylerdeki çelişkileri keskinleşeceği için bu siyasal karşıtlığı  daha yoğun ve daha keskin bir şekilde yaşayacağımız da açıktır. Emperyalist propaganda ve düzen solunun dumana boğduğu sahada doğru devrimci taktik ve tutumları geliştirebilmek ancak dönemin siyasal gerçeklerini bir bütün olarak çok iyi anlamakla ve mantık sonuçlarına vardırmakla mümkündür. Bu durum bütün devrimci komünist kadrolar ve devrimci militanlar tarafından görülür olmalıdır.

Sınıf mücadelesinin keskinleşeceğine dair beklenti, Büyük Sıfırlama’nın kendi cüretkâr gerçekçiliğinde de mevcuttur: “Pandemi sonrası dönemde işsiz, kaygılı, sefalet içinde, kırgın, hasta ve açların sayısı büyük ölçüde kabaracaktır. Kişisel trajediler artarak işsiz, yoksul, göçmen, tutuklu, evsiz, tüm ötekileri de kapsayan farklı sosyal gruplarda öfke, kırgınlık ve çileden çıkma durumlarını köpürtecektir… Bu kadar basınç nasıl patlamayla sonuçlanmaz ki?” Bu beklentiye karşı ülkelerin mukayeseli üstünlüklerinin çok da değiştirici olamayacağına dair bir gezintiyle Büyük Sıfırlama somut durumu ve konumlanmayı emperyalist burjuvazi adına ortaya koyar: “Toplumsal huzursuzluğa karşı güçsüz olmadığımızı vurgulamak esastır.”

Çözüm: “Büyük” Yönetimin Dönüşü

Büyük Sıfırlama’nın “dönüş” tarifi emperyalist kapitalizmin tarihine ilişkin değerlendirmelerinde ortaya çıkmaktadır: 70’lere kadar devlet, değişik düzeylerde ekonominin yönetiminde yer almıştı ancak 70’den sonra gelişen neoliberal dönem bu durumu çözmüş durumdadır. Şimdi yeniden inşası gerekmektedir. Egemen devlet yeniden yapılandırılarak sürecin denetimine yerleştirilmelidir. Büyük Sıfırlama’da öne çıkarılan bu yaklaşım neoliberalizmi sistem kavrayışından yalıtılmış bir şekilde sadece iktisadi bir normda ağzına sakız eden sol entelijensiyanın ucuz marksizmine de bir uyarı muhtevası taşımaktadır. Oysa sürecin bu karakteri emperyalist geleceğin 2012 yılından itibaren Ortadoğu’da donmaya başlamasıyla artık teorik olarak görülmeye başlamıştı; emperyalist kapitalizm, neoliberalizmden post neoliberal bir yeniden yapılanmaya geçiş ihtiyacı içindeydi. “İşin özü, neoliberalizmi salt bir ekonomik yapılandırma manzumesi olarak değil, olması gerektiği gibi, bunları gerçekleştirebilecek bir politik süreç olarak tanımladığınızda, post neoliberalizm, neo liberalizmin yapı bozumuna uğrattığı yerel devletlerin geleneksel sahipleri eliyle yeniden yapılandırılarak güçlendirilmesidir.” (Post Neoliberal Saha Düzenlemeleri ve Bölgede ve Türkiye’de Denge Kaymaları, T.Yılmaz, 04.07.2014). Devletin dönüşü yeni birikim ve hegemonya modeli olarak inşa edilecektir. Elbette küresel piyasaya yüksek düzeyde sermaye birikimi ve yoğunlaşmasıyla müdahale işlevi ve gücü devleti de “büyük” kılacaktır.

Buradaki “büyük”lük ifadesi, Rockefeller Fonu’nun 2010 yılında bugün yaşadığımıza benzer bir salgın senaryosu ekseninde gelecek süreçleri işleyen ve “Teknolojinin Geleceği ve Uluslararası Gelişim Alanına İlişkin Senaryolar” adıyla yayınladığı raporun sonrasında David Rockefeller’in 2011 Bilderberg toplantısında bir dünya hükümetini “gururla” savunmasına yapılan bir gönderme olarak da ele alınabilir. Neticede Rockefeller, Schwab’ın da patronu sayılır ve raporda “Kilit Adım” başlığı altında aktarılan “yukarıdan aşağıya daha sıkı bir hükümet kontrolü ve daha otoriter bir liderlik” ifadeleri, Büyük Sıfırlama’nın “’büyük’ hükümet” projesine ve kilitlenme operasyonuna ait güçlü çağrışımlarla yüklü bulunmaktadır.

Neoliberal dönem boyunca toplumla devlet arasında çözülen “toplumsal sözleşme”nin yeni dönemde yeniden inşasının gereği vurgulanır. Hükümetlerin gücü “eşitsizlikle mücadele”de görülür ve toplumsal huzursuzluğun hükümetlerin elindeki bu güçle aşılacağı belirtilir. Yani açık bir şekilde devletin otoriter etki alanı dahilinde, eşitsizlikle mücadelesi ölçeğinde bu otoriteye tabiyete inanmış küresel çapta yeni bir toplumsal dengenin kurulması tasarlanmaktadır.

Toplumun Kuantum Dengesi

Toplumsal denge sivil toplumla devlet arasında, daha özel bir düzeyde, sınıf, zümre ya da Bonapart olarak yönetenlerle toplumun geri kalanı arasındaki ilişkinin tanımıdır ve bu ilişkinin içkin olduğu haliyle devletin toplum üzerindeki yeri itibariyle politik karşılığını bulur.

Toplumsal gelişim tarihinin bize gösterdiği toplumsal denge halleri bir kaç düzeyde ifade edilebilir. Biri, sivil toplumun gelişkinliği koşullarında bu içkinliğin özellikle toplum duruşu üzerinden oluştuğu denge halidir. Bunu günceldeki pratik örnekleriyle Amerika, Avrupa gibi ileri kapitalist ülkelerde görüyoruz. Diğerleri daha ziyade arkalarında henüz tamamlanmamış tarih-toplumsal düzeylerin birikimiyle bir denge halinin oluşturulma karmaşıklığını pratikte sadeleştirerek çözen ve içkinliği devlet üzerinden tarif eden durumlardır. Bunu sömürge ve geri kapitalist devletlerin şekillenmesindeki farklılıklarıyla biliyoruz. Örneğin Latin Amerika’da, Kürdistan’da sömürge devletin topluma toplum dışından egemenliği esas olarak bir devlet zoruyla varolabildiği için kararsız denge hali söz konusudur. Ve diğer tarafta, özellikle Ortadoğu devletleşmeleri bağlamında tarihsel devrimlerin dış devletle yerel toplum arasındaki ilişkiyi doğu despotizmi bağlamında içkinleştiren ve devleti toplumsal kabule getiren suni denge hali söz konusudur. Sivil toplum açısından kararsız denge, devletin mecburi kabullenilmesini, suni denge ise toplumla devlet arasındaki biat ve tevekkül ilişkisini ifade eder. Ve sivil toplumla devlet arasındaki farklı içkinlik düzeyleri genel bağlamda toplumsal yabancılaşma sürecine tekabül eder.

Yabancılaşmayı, daraltılmış bir manada, değişik ölçekteki toplumsallıklar içindeki bireylerin, kendi emeğinin bir nesnesi olan toplumsal yaşamın kontrolü altına girmesine koşut bir şekilde toplumsallıktan uzaklaşması olarak tanımlayabiliriz. Sınıflı toplumda devlet, özel mülkiyetin koruyucusu ve temsili olarak  yabancılaşmanın hem doğrudan aracı hem de dolayımıdır ve en keskin ifadesini kapitalist toplumda bulur. Günümüz politik ilişkilerinde sıkça kullanılan rıza hukuku ise benzer düzeyler üretmesine karşın düzeylerin kalıcılığı konusunda suni denge kadar güçlü olamayan reel politik esaslıdır. Örneğin AKP kitlesinin liberallerden Anadolu esnafına kadar giderek çözülen iktidar bağlılığı rıza kültürüyle oluşurken bir bütün olarak toplumsal muhalefetin devlete karşı başkaldırısındaki tutukluğu suni denge kaynaklıdır.

Bütün bu gözden geçirme Büyük Sıfırlama’nın C19 üzerinden yapı bozuma uğratılan toplumsal dokuyu yeniden formatlama tasavvuru dolayısıyla gereklidir. Büyük Sıfırlama’ya göre “Covid-19 [bir] kuantum dünyası ortaya çıkardı.” Bu dünyanın kuantum dengesi, yeni yapılanma içinde, toplumun dağınık, dağıtılmış yaşamsal karmaşa içindeki varoluşunu sürdürebilmesi için devlet zorunun oluşturduğu kararsız dengeyi, egemenle rıza ilişkisini suni dengeye doğru bükecek bir yabancılaşma süreci içinde içselleştirmesi olarak ortaya çıkacaktır, çıkmaya başlamıştır. Küreselden bölgelere ve yerele taşınacak olan ve haliyle farklı düzeyler gösterecek olan ama toplamda yeni bir sınıfsal politik hegemonya biçimlenişi ortaya çıkaracak yönelme budur. Önkoşulu toplumun verili örgütlenme düzeylerini dağıtmaktır. Karmaşa, kuantum dünyasının özel bölüm başlığıdır.(1.1.3) Teorik fizikçi ve Ermenistan devlet başkanı Sarkisyan’ın politik önermesinden referansla öne çıkan “kuantum politikası”, karmaşanın bilgi ve farkediş düzeylerinde yarattığı sınırlamalar ve bu sınırlamalara bağlı olarak verili politik erkin  sürecin altında ezilmesi ve keza bu sınırlamaları aşkın olarak öne çıkan küresel karar vericilerin gücü üzerinden tarif ediliyor. Politikada Newton doğrusallığı yerine kuantum esnekliği ya da dışarda çekirdeğin etrafındaki farklı yörüngeler, içerde farklı yörüngelerden çekirdek… Uluslararası finans kapitalizmin yeni politik hegemonik modelinin tasavvuru budur. 

Neoliberalizmin güçlü özelleştirme politikaları toplumların hem toplumsal yaşam ve üretime hem de bunun idari temsili olan devlete yabancılaşmasını şiddetlendirmiştir. Şimdi Büyük Sıfırlama ile bu yabancılaşmanın yeni formatta korunarak toparlanması yoluyla toplumların yeniden devlete bağlanması ve toplumsal huzursuzlukların “eşitsizliklerin çözüm gücüne sahip” devlet eliyle kontrol altına alınması önerilmektedir: “Toplumsal huzursuzluğun altında yatan en büyük neden eşitsizliktir. Kabul edilemez düzeylerdeki eşitsizlikle mücadele için politika araçları mevcuttur ve bunlar genellikle hükümetlerin elindedir” ve “Küresel kurumlarımızın işleyişini ve meşruiyetini geliştirmezsek, dünya yakında yönetilemez ve çok tehlikeli bir hale gelecektir. Küresel bir stratejik yönetim çerçevesi olmadan (abç) kalıcı bir toparlanma olamaz.”

Salgında sarsılacak yönetim meşruiyetlerinin yeniden kurulmasının yolu yeni bir toplumsal sözleşme olarak konulur. Yeni toplumsal sözleşmenin cilası işçi ücretlerindeki artış, tüketim eğiliminin düşmesi, yatırım maliyetlerinin düşmesi gibi salgın sonrası dönemin öngörülebilir ekonomik gelişmeleri itibariyle verili emek sermaye arasındaki dengesizliğin “emek lehine” giderilmesi, sosyal sigorta sisteminin hastalık izinlerini kapsayacak şekilde geliştirilmesi, sermaye yatırımlarının “kârlılıkla değil de kamu yararıyla” yönlendirilmesi gibi bildiğimiz sosyal demokratik bir temada “yeşilci ve paydaş bir kapitalizm” çerçevesinde atılır.

Elbette kapitalizmin birikmiş ve salgınla katlanmış sorunlarının çözümü onlarca yıl alacak bir vadeye yayıldığında toplum ve sistem dengesinin nasıl sürdürülebileceği Büyük Sıfırlama’nın asıl şifresini oluşturur. Bu huzursuz toplumların bütün bu süreç içinde devlete ve yönetimlere tabiyetini artıracak şekilde yabancılaşma süreçlerinin derinleştirilmesidir. Bu bağlamda Büyük Sıfırlama, birinci olarak salgınların yarattığı toplumsal yabancılaşmayı öne çıkartır.

Salgınlar ve Yabancılaşma

Yukarıdaki bölümlerde değindiğimiz gibi salgınların savaşlara kıyasla daha uzun süreli taşıdıkları dönüştürücü güç dinamiği  sahip oldukları yabancılaştırma ögesi itibariyledir. Büyük Sıfırlama, salgınlar sırasında yabancılaşmanın çok güçlü olarak ortaya çıktığını ileri sürmektedir. İtalya’da balkon seranatlarıyla vb var olduğu sanılan dayanışma duygusuna karşı şu dondurucu belirlemeyi ileri sürer: “Eğer tarih bir yol göstericiyse, kasırga, deprem gibi doğal afetler insanları bir araya getirirken salgınlar tersini yapar; onları dağıtır.” Bu konudaki tarih bakışının kanıtları 1347-1351 arasında Avrupa’da hüküm sürmüş Kara Veba dönemidir. Büyük Sıfırlama, bu döneme ait yukarıda değindiğimiz Defoe’nin Veba Yılları Günlüğü’ne ek olarak Boccacio’nun Decameron anlatılarını da gündeme getirir ve salgın sırasında anne babaların çocuklarını terk ettikleri kertede herkesin kendi derdine düştüğünü ifade eder. Hatta buraya Orhan Pamuk’un henüz yayınlanmamış Veba Geceleri adlı romanından pasajlar ekler. Pamuk’un romanı adından da anlaşılacağı gibi benzer bir arkaplana sahiptir. Şöyle diyormuş romanında Pamuk: “Vebaların tarihi ve edebiyatı gösterir ki, sıradan halkın deneyimlediği acının, ölüm korkusunun, metafizik yılgınlığın ve tekinsizlik duygusunun yoğunluğu onların öfkesinin ve siyasi hoşnutsuzluklarının derinliğini de belirleyecektir.” Ve elbette, Pamuk, zaten günümüz liberal ve oportünist düzen solunun çoktandır haykırarak söylediği türkü olmasına karşın sıradan insanların korku ve çaresizlik içinde “günah keçisi arama” ihtiyacıyla uydurduğu “hastalığın dışardan ve kötü niyetle getirildiği” söylentilerine karşı, aydın küçük burjuvaziyi “bilişsel kapanma” adına uyarmayı da ihmal etmez. Bu kavram yeni dengenin yapılandırılmasında ve haliyle devrimci faaliyetin taktik belirleme ve ajit-prop alanı itibariyle oldukça önemlidir. Sosyal psikolojide bireyin tedirginliklerini, belirsizliklerini giderecek basit, kapsayıcı algı verileri olarak tarif edebileceğimiz “bilişsel kapanma”, salgının yığınların hayatına yüklediği kasvet ve belirsizliğin yığınların bilincinde emperyalist burjuvazinin düşünsel ve politik hegemonyasına dönüştürülmesidir. “…ani, şiddetli ve çoğunlukla kısa doğal felaketle karşılaştığında toplulukların birbirleriyle bağı artar ve görece hızla kendilerini toplama eğilimi gösterirler. Tam tersine pandemiler, birincil ölme korkusundan kaynağını alan (başkalarına karşı) çoğunlukla süregelen güvensizlik duyguları yaratan, uzun süren, sürdükçe süren olaylardır. Psikolojik olarak pandeminin en önemli sonucu, çoğunlukla bir korku kaynağı haline gelen olgusal miktarda bir belirsizlik yaratmış olmasıdır. Yarının ne getireceğini bilmiyoruz (Başka bir KOVID-19 dalgası olacak mı? Sevdiğim insanları etkileyecek mi? İşimi koruyabilecek miyim?) ve böyle bir kesinliğin olmayışı bizi huzursuz ve endişeli kılar. İnsanlar olarak kesinliğe ihtiyaç duyarız, “bilişsel kapanma”,  “normal olarak” işlev görmemizi durduran belirsizliği ve muğlaklığı silmeye yardımcı olabilecek herhangi bir şey ihtiyacı buradan gelir. Pandemi bağlamında riskler karmaşık, kavraması zor ve büyük ölçüde bilinmezdir. Dolayısıyla, karşı karşıya geldiğimizde, ani doğal (ya da değil) felaketler durumunda yapma eğiliminde olduğumuz başkalarının ihtiyaçlarına bakmaktan ziyade çevremize -ve aslında medyanın yansıttığı etkili ilk izlenimlerin tam tersine- hendekler örme ihtimali yüksektir.”

İşte bu bilişsel kapanma ihtiyacı da her gün aynı zamanda bin bir tutarsızlıkla belirsizlik yaratan –BS’nin dediğini hatırlayın: “bocalayan”- istatistikler, ana akım medya haberleri ve emperyalist burjuvazinin borazanları tarafından karşılanıyor: komplo teorisi, maske, eldiven, aşı, geçecek…

Kilitlenme ve Yabancılaşma

Emperyalist burjuvazinin topluma alıştıra alıştıra verdiği, düzen solunun ise bir kesinlik olarak kabul ettiği ve bu yönde propaganda ettiği şey, bu salgının kısa süreçte atlatılacağı, hele ki aşı çıktıktan sonra yaşamın eski normale döneceği söylemi ve bu söylem etrafında yaratılan algıdır. Oysa ki net bir şekilde açığa çıkmıştır ve görülmektedir ki salgın emperyalist kapitalizmin sürdürülebilir normlarda bir sistem inşası, bir yeniden yapılanma operasyonudur. Ve sürecin her aşamasında saat yeniden kurularak bu operasyon ilerletilir. İşte en son mutasyonla bulaşı artmış virüs bildirimleri ve aşı üreticisi BioNTech CEO’su Uğur Şahin’in, Ebola kaşifi profesörlerin, DSÖ’nün salgının ve daha kötülerinin  gelecek hayatımızda kalacağına dair açıklamaları ve nihayetinde NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in biyolojik savaş ihtimalini gündeme getirmesi (DW, 29.12.2020) ve elbette Çin’in en küçük bir hastalık bulgusuna “savaş tarzı”yla yönelmesi… Büyük Sıfırlama da salgınların kendi fiili etkenlikleri sonrasında 40 yıl kadar etkisini sürdürdüğüne dair veriler üzerinden aşı ve yeterli toplumsal bağışıklık düzeylerine dair belirsiz bir gelecek bildirirken en kısa ihtimalle BM’nin Gündem 2030 planlamasına kadar sürecin uzayacağını ve arkasının o momente yeterince hazırlıkla girilmesine bağlı olarak belirleneceğini söylemektedir. Ekonominin toparlanması, salgının atlatılmasına, bu da kilitlenmeye bağlı olduğunda, “en zengin toplumların bile bir yıllık kilitlenmeyi kaldıramayacağı” koşullarda optimum sürecin çeşitlilik göstermesi Büyük Sıfırlama’nın rasyonalitesi dahilindedir. Bu süreçteki uygulamalar, yukarıda aktarılan salgın toplumsallığının kendiliğinden yabancılaşma sürecine ek olarak yabancılaşma düzeyleri oluşturur. İnsanların bugünkünden farklı olarak ahlaki, ruhsal ve yaşamsal etkilenmeleri için de BS, bu durumu insanlaşmamızın yeniden tanımlanması’na (redefining our humanness) yol açacak kertede bir “bireysel sıfırlama” süreci olarak ifade eder: “Makro ve mikro etkiler gibi pandemi de bireyler olarak hepimiz için derin ve farklı sonuçlar yaratacaktır. Birçoğumuz için çoktan yaşamı paramparça edecek etkiye sahiptir. Daha bugün bile KOVID-19 dünyanın dört bir yanında insanların büyük kısmını aile ve arkadaşlarından yalıtmaya zorlamış, kişisel ve mesleki planları tam bir altüstlüğe sürüklemiş ve ekonomik ve bazen psikolojik ve fiziksel güvenlik duygusunu derinden zayıflatmıştır. Hepimize kendi iç insani zayıflığımızı, kırılganlıklarımızı ve kusurlarımızı hatırlatmıştır. Bunun kavranması, lockdown’ların yarattığı stres ve ardından ne geleceği konusunda derin ve sürekli bir belirsizlik duygusuyla birleşince, el altından bile olsa bizi ve öteki insanlarla ve dünyayla kurduğumuz ilişki biçimini değiştirebilir. Bazılarımız için bir değişiklik olarak başlayan şey, bireysel bir sıfırlanma olarak sona erebilir.” Büyük Sıfırlama’nın örtük umudu ve ortaya çıkmasını beklediği insan modeli kendini öne çıkaran tarzda topluma yabancılaşması ve toplumsallıktan uzaklaşmasıdır. Sağlıkçılara yardımdan uzaklaşma, başkalarına yardım edip etmeme, kendi güvenliğini öne çıkarma gibi ahlaki tercihlerin bu insan modelinin ortaya çıkmasında yardımcı olacağını düşünmektedir.

DSÖ verilerine göre, 2017’de 350 milyon insanın depresyondan müsdarip olduğu bir dünyada “pandeminin ruh sağlığı üzerindeki yıkıcı etkisi”, bu etkinin yol açtığı intiharlar, 193 BM ülkesinde üç aylık kilitlenmenin 15 milyon aile içi şiddet olayına yol açması, 2020 üzerinden 2030’da  kalp hastalığının öne çıkacağı beklentisini yaratacak kadar stres yükünün artması, akıl sağlığı ve anksiyete artışı toplumu büyük ölçüde dağılışa uğratacak ve haliyle “büyük” hükümetin iktidarına bağlayacaktır. Salgın sonrasında, “kan basıncı”na kadar indirgenmiş dijital gözetim ve kontrol altına sokulmuş, hijyen bağımlılığıyla “kavunu koklama ya da bir meyveyi yoklama” gibi davranışlara kızıldığı, restoranlar başta gelmek üzere küçük işletmelerin büyük çapta ortadan kalktığı, sporun “e-spor” tarzlarına yöneldiği vb koşullarda sosyal temasın kesilerek toplumsallığın tüketildiği bir yaşamın ortaya çıkaracağı insan-toplum modeli Büyük Sıfırlama’nın gelecek güvencesidir. Uzaktan eğitimle dünyanın önde gelen üniversitelerinin bile iflas ettiği, uzaktan çalışmayla çalışma ve barınma mekanlarının yoğunlaşmasının dağıtılmasına paralel olarak parası olana “yıldız şehirler ve bölgeler”in ortaya çıkacağı vb  koşullardaki bir yaşamla insan ve toplum sıfırlamasına statü kazandırılabileceği Büyük Sıfırlama’nın hayalidir.

Kilitlenme bu hayalin gerçekleştirilmesinde uluslararası burjuvazi adına operasyonel bir işlev görmektedir. Yabancılaşmanın, bunun yol açacağı küresel kuantum dengesinin ve bunun üzerinden salgın, sağlık ve asgari geçim cenderesine sokulmuş insanlığın “büyük” hükümet otoritelerine tabiyeti ve asgari yaşam koşulları karşılığında statüye tevekkülü, politik ve ideolojik olarak  milliyetçiliğin ve dinciliğin  gelişmesi Büyük Sıfırlama’nın bütün anlatımının ruhunu oluşturmaktadır.

Emperyalist burjuvazinin operasyonel bir aracı olan kilitlenmenin liberal ve oportünist düzen solu tarafından borazanlığının yapılması halk yığınlarını “bilişsel kilitlenme”ye uğratarak içinde bulunulan dönemin siyasal gerçeklerini anlamasının önüne geçmektedir. Elbette Arjantin’deki kadınların, Hindistan’daki proletaryanın gösterdiği gibi, toplumsal yaşamın belirleyici çelişkileri burjuvazinin ve hempalarının propagandif barikatlarını aşma gücünü toplumsal üretici güçlere sağlayacaktır ve bu yüzden emperyalist burjuvazinin daha emperyalist çağın en başından beri peşinden koştuğu süper emperyalizm proletaryanın ve ezilen halkların devrimselliğinde asla başarıya ulaşamayacaktır. Ancak bu devrimselliğin devrime ulaşamadığı koşullar dünyanın bir vahşet coğrafyasına dönme ihtimalini tarihsel bir öngörü olarak önümüze koymuş durumdadır. O halde emperyalist burjuvazinin kilitlenme operasyonuna karşı mücadele bugünkü süreçte stratejik bir cephe savaşı olarak önem kazanmaktadır ve kilitlenmeye karşı uluslararası proletaryanın ve tüm ezilenlerin eylemi örgütlenerek yükseltilmelidir.

Kilitlenmenin Pratik Verileri: Bir Yalan Kategorisi Olarak İstatistikler

İstatistik dersinin neşeli açılışında söylemek adettendir: Üç tür yalan vardır; yalan, kuyruklu yalan ve istatistikler… Emperyalist burjuvazinin kilitlenmeyi bütün toplumlara dayatma gücü, salgın hakkında ortaya sürülen ve büyük medya tarafından merkezi bir yaygınlıkla pompalanan veriler üzerinden ortaya çıkmakta ve bu verilerle sağlanan toplum yatkınlığıyla  pratikleşmektedir.

Mart’tan bu yana ortaya çıkan uluslararası veriler itibariyle şu gerçekler bilinmelidir: Salgın, sıradan bir hastalıktan, örneğin gripten daha öldürücü değildir. Rakamlarla hükümetlerin ihtiyacına göre oynanmaktadır. Bununla birlikte uluslararası kurumların verdikleri ölçüler itibariyle normal ölümler üzerinde bir aşırılık gösterecek etkiye sahip değildir. Oysa tarihte görülen salgınlar toplumların yıllık normal ölümlerinin birkaç kat üzerinde aşkınlık göstermiştir. Burada kayıtları Türkiye’ninkinden daha güvenilir olacağı için ve diğer taraftan salgın ölümlerinde en liste başı ülkelerden biri olduğu için ABD’nin Hastalıktan Korunma ve Kontrol kurumu CDC’nin verilerine bakacak olursak  22 Aralık 2020 itibariyle Amerika’daki toplam yıllık ölüm sayısı 31 Aralık 2020 tarihli güncellenme itibariyle 2.913.144’tür (https://www.cdc.gov/nchs/nvss/vsrr/COVID19/index.htm). Bu rakam salgının hiç olmadığı 2018 yılında 2.839.205, 2019 yılında ise 2.854.838’dir. (https://www.cdc.gov/nchs/fastats/deaths.htm). Yani aradaki fark %2’dir ve buradan dünyaya projeksiyonla, standartı %12 olan kilitlenme bütün dünya insanlığına dayatılmaktadır. Yakın geçmişte yaşanan salgınlarda, örneğin, Ebola (1976) %40.4, Kuş Gribi (1997) %52.8, SARS (2002) %9.6, MERS (2012) %34.4 gibi (https://www.statista.com/statistics/1095129/worldwide-fatality-rate-of-major-virus-outbreaks-in-the-last-50-years/ ) ölümcüllük gösterirken yaşanmayan küresel alarm şimdi %2 gibi bir oranla insanlığa uygulanmaktadır. Ölüm oranının küçüklüğü burada tesadüfi bir bulgu değildir. Büyük Sıfırlama projesini kilitlenme yoluyla uygulamaya sokan emperyalist burjuvazi de bunu bilmekte ve cesaretle ifade etmektedir: “…küresel düzeyde, etkilenen küresel nüfusun yüzdesi açısından bakıldığında, korona krizi (şimdiye kadar) dünyanın son 2000 yılda deneyimlediği en az ölümcül pandemilerden (abç) biridir. Büyük olasılıkla, pandemi öngörülemeyen bir şekilde gelişmedikçe, COVID-19’un sağlık ve ölüm açısından sonuçları, önceki pandemilere kıyasla hafif olacaktır. Haziran 2020’nin sonunda (salgının Latin Amerika, Güney Asya ve ABD’nin çoğunda hala şiddetlendiği bir zamanda), COVID-19 dünya nüfusunun% 0,006’sından daha azını öldürdü. Bu düşük rakamı ölümcül bir bağlama oturtmak gerekirse, İspanyol gribi dünya nüfusunun% 2,7’sini ve HIV / AIDS (1981’den bugüne)% 0,6’sını öldürdü. Justinianus Vebası 541’de başlangıcından 750’de ortadan kaybolana kadar çeşitli tahminlere göre Bizans nüfusunun neredeyse üçte birini öldürdü ve Kara Ölüm’ün (1347-1351), o zamanki dünya nüfusunun % 30 ila% 40’ını öldürdüğü düşünülüyor. Korona salgını farklı. Varoluşsal bir tehdit veya on yıllardır dünya nüfusu üzerinde iz bırakacak bir şok oluşturmaz. Bununla birlikte, daha önce bahsedilen tüm nedenlerden dolayı endişe verici bakış açıları gerektirir.” Buradaki “endişe”nin ne olduğu açıktır; konu, emperyalist burjuvazinin kendini ayakta tutma endişesidir. Salgın krizi onun kendini ayakta tutabilmesi için sadece operasyonel bir araçtır. Ancak emperyalist medyanın yalanlarıyla azdırılan bizim ve dünyanın soysuz küçükburjuvaları, emperyalist burjuvazi adına daha fazla kapanma, yetmez, tam kapanma isterler. Örneğin yukarıdaki veriler Alman merkez basını tarafından “ABD’de 1918’den sonraki en ölümcül yıl” (https://www.dw.com/tr/abdde-1918den-sonraki-en-%C3%B6l%C3%BCmc%C3%BCl-y%C4%B1l/a-56035397) başlığıyla veriliyor. Ve bütün haber yukarıda verilen 2.902 milyonluk rakamın yıl sonunda 3.2 milyona çıkacağı beklentisiyle sunuluyor. Geçen yılın 2.854.838 kişilik toplam ölüm sayısına karşı 3.2 milyon’luk bir ölçüm 400 binlik bir artış ifade edeceği için merkez Alman basını bunu salgının ölümcüllüğüne veri olarak sunuyor. Oysa, yukarıda bizim aktardığımız veri, yani 2.913.144 sayısı, sayfanın 31 Aralık 2020 güncellemesiyle sunulmaktadır. Aradaki DW’nin beklediği %15 artışa değil, %2 gibi bir artışa tekabül eder ki, bu da zaten keza DW’nin belirttiği yıllık ölüm artışlarındaki marja dahil kalmakta, ABD’nin normal yıllık ölüm değerlerinin üzerinde özel bir aşkınlık yaratmamaktadır. DW’nin haklı çıkması için ABD’de yılın son gününde neredeyse 300 bin ölüm daha gerekmektedir ki rakamlarla bu derece oynandığı koşullarda kimse iç rahatlığıyla bu kadar da olmaz dememelidir. Örneğin bir başka popüler ölçüm kuruluşu worldometer, DW’nin beklentilerini tatmin için çalışmış görünmektedir. CDC’nin 303.823 verdiği toplam ölümleri worldometer aynı gün için 358.682 olarak vermektedir. (https://www.worldometers.info/coronavirus/country/us/)

Rakamlarla büyük bir sahtekarlık ve utanmazlıkla oynandığı günümüz koşullarında emperyalist burjuvazinin istediğince veri üretebildiği de bilinmektedir. Bu konuda dünya literatüründe ortaya çıkarılan yüzlerce veri bir kenara, örneğin dünyadaki grip ölümleri nedir diye DSÖ’nun istatistiklerine girdiğinizde karşınıza sizinle alay eden şu cümleler çıkar: “Küresel olarak, bazı ülkelerde grip için devam eden ve hatta artan testlere rağmen, grip aktivitesi yılın bu zamanında beklenenden daha düşük seviyelerde kalmıştır.” (Grip Güncellemesi-383, 21.12.2020 https://www.who.int/influenza/surveillance_monitoring/updates/latest_update_GIP_surveillance/en/) Yani açıkçası grip verileri C19 verilerine dahil edilmiş görünmektedir.

Bir diğer taraftan  özellikle ölüm nedeni belirlemelerinde Amerikan CDC’sinin salgın sürecinde yaptığı bir takım standart değişikliklerinin C19 rakamlarını şişirdiğini, şişen C19 rakamlarına kıyasla başka hastalıklar nedeniyle ölüm oranlarında düşmeler göründüğüne dair verilerde sözkonusudur. Örneğin Amerikan CDC’sinin, C19 ölümlerinin %94’ünün “başka nedenlere de bağlı” olduğunu açıklaması tıp ve siyaset dünyasında büyük tartışmalara yol açtı.( https://www.globalresearch.ca/cdc-says-94-covid-deaths-had-underlying-condition/5722646) Reuters’in demagoji lojistiği olan Full Fact, bu konudaki savunmasını ancak,  bunlarda da C19 vardı ama, düzeyinde kurabildi, yani C19 ölümü olarak bildirilen vakaların %94’ünün bir kısmının başka nedenlere bağlı olarak da ortaya çıkmış olabileceğini “tevil yoluyla ikrar” etti (https://www.reuters.com/article/uk-factcheck-94-percent-covid-among-caus/fact-check-94-of-individuals-with-additional-causes-of-death-still-had-covid-19-idUSKBN25U2IO) .

Abartılı ölüm korkusuyla takviye edilmiş C19’un asıl tehdit ediciliğinin bulaşma kolaylığı ve yaygınlığıyla örüldüğünü biliyoruz. Ancak bu noktada da DSÖ’nun bahsettiği testleri mutlaka ele almak gerekmektedir, çünkü bütün vaka sayısı gibi şişkinliklerin temel kurgusu testler üzerinden yürütülmektedir.

Test Sahtekarlığı

DSÖ’nun,  “artan test sayısına rağmen” ifadesi bu çerçevede özel olarak önemlidir, çünkü Amerika, Avrupa ve Türkiye’de uygulamaya sokulan testler uluslararası sandartta PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) testleri olarak bilinmektedir. Bu testler üzerinde yapılan akademik tartışmaları elbette burada ele almayacağız, yalnız testlerin başarısızlığı üzerine ileri sürülen tezin PCR modelinin özellikle C19 virüsünü saptamaktan ziyade, benzer dizilişteki A grubu 4, B grubu 2 grip virüsünü de tanıdığı üzerine inşa edildiğini belirtmek zorundayız, çünkü yukarıda DSÖ raporunda yapıldığı ifade edilen testler grip hastasında da pozitif göründüğü için artan C19 vakasına karşın, grip vakasında düşmenin ortaya çıkması bu mekanizmanın işlerliğine sıradan akıl düzeyinde bile geçerlilik kazandırmaktadır. Daha da ötesi, testin bu tür tespit kesinliklerinden uzak olduğu, bizzat yaratıcısı Karry Mullis’in “nicel PCR bir oksimorondur” sözü üzerinden ileri sürülmektedir, çünkü testin özelliği küçük bir miktarı çoğaltarak ortaya çıkartmaktır. Böyle olunca eskiden kalma bir virüs kalıntısı ya da herhangi bir hastalığa yol açmayacak bir virüs miktarı bütün vücuda egemen bir yoğunlukta tesbit edilip pozitif ya da tersi durumda, yani olanı örter durumda negatif sonuçlar vermektedir. Bizzat PCR testinin savunucuları bile , bu testin sonuçlarının kesinliğe ulaşmada “sınırları olduğu”nu kabul etmektedirler. Örneğin Full Fact, “[Mullis’in bu sözü] PCR testinin hiç işe yaramadığı anlamına gelmez (???… bir testin mucidinin ona ‘hiç işe yaramaz’ diye yaklaşması ve hatta onunla bir de Nobel kazanması mümkün müdür?-nb), ancak PCR testi kullanarak bir numuneden bir virüsün belirli seviyelerini tesbit etmede sınırlamalar (abç) olduğu anlamına gelir.” (https://fullfact.org/online/pcr-test-mullis/) Zaten aklımın erdiğince yukarıda özetlediğim haliyle, PCR testlerinin C19 saptamasında sorunlu olduğunu iddia edenlerin de söylediği bundan başkası değildir. Olmayanın pozitif, olanın negatif çıkabilmesi testin “oksimoron” karakterinin gereğidir. Bu durumda grip mevsiminde ve test yoğunluğuyla vaka sayısını çoğaltmanız hiç de sorun değildir.

Bütün bu zayıf veriler üzerinde büyük bir kıyamet senaryosu çizebilmek elbette burjuvazinin propaganda cihazının bir başarısıdır. Şifresi tam çözülememiş bir virüsün hızlı yayılma ve düşük olüm oranları üzerinde emperyalist burjuvazi kendisine “yüzyılda gelen bir fırsat” yaratmayı başarmış durumdadır. Ama, elbette, nereye kadar?..

Özet Sonuç:

Artık herkesin tümüyle farkında olduğu hatta bilincine çıkardığı sonuç şudur ki C19 salgını ve buna bağlı kilitlenme süreçleri emperyalist burjuvazinin varlığını sürdürmek için yürürlüğe soktuğu küresel bir sınıf saldırısıdır.

Bu saldırı karşısında uluslararası proletarya ve tüm dünya çalışanları henüz güçlü bir cephe kuramamış ve karşı hamleler geliştirememiş durumdadırlar. Bir yanıyla önceki kalkışmaların daha etkisiz düzeylere çekilmesi emperyalist burjuvazinin kendi politikalarında başarılı olmakta olduğunu gösteriyor gibiyse de artık ilk dönemin şaşkınlığının atlatan, atlatacağı var sayılan dünya devrimci hareketlerinin giderek öne çıkan insiyatifleri ve dünya emekçi sınıflarının karşı koyuşları, içine girdiğimiz yeni yıl boyunca aratarak gündemde olabilecektir. Burada bütün belirleyici öge, devrimci öncünün emekçi halk sınıflarının devrimci arayışına yol göstermesi, sınıfın tepkilerini doğrudan sistemin kendisine yöneltebilen  bir iradi tutum içine girebilmesidir. Bunun için bilince çıkartılması gereken ilk saptama salgın ve kilitlenmenin artık çökmekte olan emperyalist kapitalizmin kendi var oluş koşullarını dahi imha ederek yeniden ayakta kalabilmenin koşullarını yaratmak için dünya emekçi halklarına açtığı küresel bir savaş cephesi olduğunu kavramaktır.

Bu savaş içinde 150 milyon çocuk daha, dünyada zaten var olan asgari yaşam araçlarından yoksunluğun içine katılıyor. Çocukların dünya çapındaki yoksulluğu %15 daha artıyor. (https://www.unicef.org/press-releases/150-million-additional-children-plunged-poverty-due-covid-19-unicef-save-children)

Dünyada bugün için mevcut iş kapasitesi katlanılamaz tarzda küçültülüyor. Salgın sürecinde dünyadaki 195 milyon işin ortadan kalkacağı şimdiden belirlenmiş durumda.(https://www.theguardian.com/world/2020/apr/07/covid-19-expected-to-to-wipe-out-67-of-worlds-working-hours) Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre, özellikle küresel işgücünün %61’ini, yani 2 milyar insanı oluşturan informel sektörün  tasfiyesi gerçekleşiyor.(keza)

Bütün ülkelere aşağı yukarı yansıtılabilecek şekilde, ABD’de mevcut küçük işletmelerin %60’ı bir daha açılmayacak şekilde kapanmış durumda.( https://de.linkfang.org/wiki/Chronik_der_COVID-19-Pandemie_in_den_Vereinigten_Staaten)

Bugün bütün dünyada 1.5 milyar öğrenci okula gidemiyor. Gelişkin ülkelerde %20, geri ülkelerde %86 çocuk okul dışı durumda. (https://www.un.org/development/desa/dspd/wp-content/uploads/sites/22/2020/08/sg_policy_brief_covid-19_and_education_august_2020.pdf)

Bu çöküşün sonucunda toplum sağlığı geçmiş yılları katlayacak şekilde akıl ve ruh sağlığında bozulma göstermekte. Salgına karşı en korunaklı olan genç nesiller bu kilitlenmenin basıncı altında geçmiş verileri aşkın bir şekilde intihar, uyuşturucu,depresyon ve ahlaki çöküntü içinde tükeniyorlar. (https://www.cdc.gov/mmwr/volumes/69/wr/mm6932a1.htm)

Vb… vb…

Ancak bunun karşılığında, dünyanın en zengin 500 insanı 2020’de %31 bir artışla servetine toplam 1.8 trilyon dolar katıyor.(Basın, 02.01.2021)

Görüldüğü gibi uluslararası emperyalizm ayakta kalabilmek için artık herşeyi sonuna kadar zorlama eğiliminde ve mecburiyetindedir. Bu nedenle, bu çalışmanın girişinde de belirttiğimiz gibi WEF bunu “dünya çapında psikolojik bir deney” olarak görüyor. Deneyin kobayları dünya insanlığıdır. Keza Pompeo, bir basın toplantısında Trump’ın “bize niye söylemedin” itirazları altında C19 sürecinin “[Çin’e karşı] bir karşılık değil, canlı bir deneme” olduğunu söyledi.( https://www.globalresearch.ca/secretary-state-mike-pompeo-admits-covid-19-live-exercise-president-trump-comments-i-wish-you-would-have-told-us/5707223)

Bugünkü uygulamaların yarın giderek daha da artırılacağı ve deneyler sonunda elde edilen uygunluğa göre sistemin hegemonyanın bir kabus gibi insanlığın üstüne çökeceği Büyük Sıfırlama’da açıkça belirtiliyor. Hemingway’in Güneş de Doğar kitabından bir anekdotla sürecin “yavaş yavaş, sonra aniden” gelişeceği ifade ediliyor.

Böyle bir denemeye zorlanmaları, her şeyden önce Büyük Sıfırlama’da da açıkça belirtildiği üzere uluslararası burjuvazinin “artık eskisi gibi yönetemediği”nin bir itirafıdır. Sistemin bütünü için yapılan bu belirleme krizin ve konjonktürün küresel karakteri nedeniyle sisteme bağlı bütün ülkeler için, bütün ülkelerin burjuvaları için, özellikle de Türkiye gibi geri kapitalist ülkeler için de misliyle geçerlidir.

Ve bugün dünyanın her yerinde küçük büyük ölçülerde, yerel çapta ortaya çıkan hoşnutsuzluk ya da gösteriler proletarya ve alt sınıfların da “eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” göstermektedir. Türkiye’nin seçim anketleri artık %9’lara varan doğrudan protesto oylarına yer vermek zorunda kalıyor. Kararsızlar ve cevap vermeyenlerle bu oran %25’lere varıyor. (https://twitter.com/metropoll/status/1325712718662410241/photo/1)

Türkiye devrimci hareketi bu olgunlaşmış ve giderek kitle tepkisinin engellenemez bir şekilde büyüyeceği bu koşullarda kriz salgınından, bu birleşik kaostan mutlaka devrimci bir sonuç çıkarmayı önüne koymayı başarmalıdır. Emperyalizm çağının leninizmi, devrimciliğin birincil taktik görevi budur.

Önümüzdeki dönem, bir taraftan salgın ve kilitlemelerle yığınları paralize etme süreci işlenirken diğer taraftan keza Büyük Sıfırlama’da ifade edildiği üzere, emperyalist burjuvazinin doğu pazarlarını ele geçirme ve hakimiyetini artırma süreci itibariyle bir “jeopolitik sıfırlama” konjonktürüne tekabül edecektir. Bu, politik geçmişin belirlediği koşullarda Ukrayna-Körfez ekseninde savaşın tırmanması demektir. “Jeopolitik istikrarsızlığın belirleyici ögesi Batı’dan Doğu’ya giderek ilerleyen – gerilim yaratan ve bu gelişim içinde küresel bir düzensizlik oluşturan- bir dengesizliktir.”(BS, 1.4 Jeopolitik Sıfırlama) Türkiye bu eksenin tam merkezinde olduğu için Karadeniz, Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi bütün gerilimlerin merkez üssünde bulunmaktadır. Bölgesel ve yerel savaş dinamikleri önümüzdeki dönemin tayin edici ögeleridir. Böylece devrim kendi çağrısını bekliyor olacaktır.

Çünkü, aynı koşullarda bilinmelidir ki, bu dönem belki de tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde emperyalist burjuvazinin varlığını sürdürebilmek için kendi varoluş koşullarını ortadan kaldırmaya mahkûm olduğu çok özel bir tarihsel karakter göstermektedir. Küresel ya da yerel bazda toplumun en tepesinde bir yüzük taşı gibi toparlanan emperyalist oligarşi, kendini toplumda çok gösteren ve topluma kendi hegemonyasını aktarmanın aracı olan orta sınıfları keskin bir tasfiye sürecine sokmak zorunda kalmıştır. Emperyalizmin krizinin proletarya için bir devrim imkanına dönüşmesinin en kritik momenti burada oluşmaktadır. Küçük burjuvaziyi mülksüzleştiren tekelci kapitalizme karşı mücadele, proletaryanın sınıf hegemonyasını orta sınıfların kazanılması ya da tarafsızlaştırılması yoluyla topluma yaygınlaştırmanın biricik zeminidir. Türkiye devrimci hareketinin öncüsü bu stratejik sürecin değerini mutlaka istihdam etmeyi başarabilmelidir.

Bunları başarabilmak için, Türkiye devrimci hareketleri artık küresel büyük bir savaşın içinde olduğunu, C19 salgını ve kilitlenmelerin emperyalist burjuvazinin krizi kontrol etme ve sınıf mücadelesinde hegemonya kurmanın operasyonel araçları olduğunu kavrayarak, görerek devrim mevzilenmesinde yerini almalıdır. Emperyalist burjuvazinin “yeni normal”ine karşı devrim normalini öne çıkarmalıdır. Bu mevzilenme devrimci komünizmin oportunizm, revizyonizm ve reformizmle yollarını ayırmasını gerektiren bir siyasal düzey oluşturmak zorundadır. Savaşkan sosyalizm, birleşik kaosun sonuçlarını emperyalist kaptalizme karşı bir mücadele mızrağı haline getirerek reformistlerin, oligarşi yararına krizin sonuçlarını rasyonalize eden ve çelişkiyi yumuşatan ajitasyonlarına karşı keskin bir duruş sergilemeyi başarabilmelidir. Mücadelenin her günkü görevlerinden ve gereklerinden olan örgütlenme ihtiyacı mücadelenin önüne bir engel, bir aşama olarak artık konulmamalıdır. Bu sorun esas düzeyde artık çözülmüş durumdadır.

Türkiye devrimci hareketinin bu mücadeleyi gündeme getirebilecek ve yönetebilecek taktik örgütlenme düzeyi birleşik devrimci hareket üzerinden sağlanmış durumdadır. Elbette daha da olgunlaşması, gelişmesi, güçlenmesi, yaygınlaşması ve derinleşmesi, tam bir yeterlilik kazanması gereklidir ama bütün bunlar ancak mücadele içinde sağlanabilecek koşullardır. 2015’ten beri işlenen örgütsel kopuşma artık ideolojik ve siyasal düzeylere erdirilmelidir. Salgın savaşında Kürt devriminin ideolojik ve politik uyanıklığıyla güçlenen Türkiye devriminin birleşik devrimci merkezi ve bu etkiyi güçlendirmek üzere özellikle metropol sahalara yönelen birleşik komünist platformu sloganları, iktidar programı ve mücadele bayraklarıyla öne çıkmalıdır.

Paylaşın