Gündem

İktidar bloğunun krizi ve ‘krizi derinleştirmek’ – Sinan Varlık

ABD yönetiminin değiştiği bu günlerde; yaşanan ekonomik çöküşün de (kriz üzerinden tariflemek hafif kalır) etkisiyle “iktidar bloğunun” istifalar/görevden almalar üzerinden yaşadığı yönetsel kriz, mücadelenin seyri ve yeni dönem politikasının belirginleşmesi açısından uluslararası düzlemde yapılacak bütünlüklü bir siyasal okumayı da zorunlu kılmaktadır.

Trump-Biden kapışması üzerinden yaşanan seçim süreci boyunca AKP-MHP “iktidar bloğunun” kendi medya tekeli eliyle açıkça Cumhuriyetçi hattın temsilcisi Trump’ı desteklemesi, rijit bir şekilde taraflaşması ve sonuçlar açıklandığında ortaya koyduğu memnuniyetsiz/utangaç tavır bu seçimin “iktidar bloğu” açısından ne denli kritik öneme haiz olduğunu bizlere göstermektedir.

Öncelikle analizin yönünü Türkiye’ye çevirmeden, Trump ve Biden’in temsil ettikleri politik pozisyonların farklılaşma/benzeşme noktaları üzerinden tartışmaya yapılacak bir girizgâh, “emperyalist kapitalizmin” önümüzdeki dönemde yönelimlerini/pozisyon alışlarını/kamplaşmalarını daha derinlikli bir noktadan kavramamıza olanak sağlayacaktır.

Emperyalist kapitalizmin bu iki başat temsiliyet hattının farklılaşma momentlerini “politika yapış tarzı (yerleşik siyasal teamüller) – dış politika perspektifi ve dış politikanın izdüşümü olan siyasal konumlanmalar” başlıkları üzerinden değerlendirebiliriz.

Trump’ın ABD’nin yerleşik siyasal teamüllerine aykırı, kurumlara ve uluslararası örgütlere düşmanlık içeren bir politika izlediği noktada, Biden’in ABD dış politikasının yerleşik kabullerine geri dönüşü savunması siyaset yapış tarzı yönünden ikili arasındaki en net farklılaşma noktasını oluşturmaktadır. Trump’ın DSÖ’ye mali katkıyı kestiği bir noktada Biden’in Covid-19 ile mücadelede uluslararası örgütlerin önemine vurgu yapması, Trump’ın NATO varlığını sorguladığı bir düzlemde, Biden’in NATO müttefikleriyle daha yakın ilişki kurmanın gerekliliğini açıklaması, Trump’ın Twitter ile dünyayı yönetmeye çalıştığı bir yerde Biden’in siyasette gelenekçi kurumsallığı öne çıkarması bu konuda verebileceğimiz en somut/başat örneklerdir.

Bu bağlamda; uluslararası politikanın var olan teamüllerine bağlı kalmaksızın ortaya konan “kişiselleşmiş siyaset tarzı” yerine “ABD dış politikasının yerleşik kabullerine geri dönüşün sağlandığı, verili siyasal teamüllere uygun davranıldığı, kurallara dayalı, hakimiyeti de kendisinde olan bir dünya düzeninin savunulacağı ve buna uygun hamlelerin geliştirileceği” yeni dönemin en belirgin özelliği olarak karşımızda durmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında yaşanan seçimin kendisini bir nevi; şahsileşmiş siyaset tarzı ile kurumsal siyaset hattının ikili bir kapışması üzerinden okuyabiliriz. Tam da bu noktada belirtmek gerekir ki; Trump’ın Biden’den farklılaşan ama aynı zamanda Erdoğan ile ortaklaşan “kişiselleşmiş siyaset tarzı” Türkiye özgünlüğünde önemli bir başlık olarak kendini var etmektedir.

Tüm bu anlatımlar ışığında; her iki siyasal hattın da emperyalist kapitalizmin derinleştirilmesi konusunda aynı öz bilince sahip oldukları, farklılaşmanın ideolojik muhtevada değil, yöntemsel zeminde yaşandığını belirtmemiz yürütmüş olduğumuz tartışmada anlam kaymalarına imkân vermemek açısından önemli bir noktada durmaktadır.

Bir diğer önemli farklılaşma momenti ise tarafların dış politikadaki yaklaşımları üzerinden şekillenmektedir. ABD’de kullanılan kavramlaştırma üzerinden tarif edecek olursak; Trump’ın dış politika zeminindeki tutumu “izolasyonculuk” kavramı üzerinden tanımlanmaktadır. Bu tanımlama; dünya sorunlarına karışıp ona nizam vermek yerine kendi ulusal sorunlarına ve hedeflerine yönelen bir hattı ihtiva etmesi nedeniyle daha içe dönük bir hamleleşmeyi tarif etmektedir.

Trump üzerinden tarif ettiğimiz “geriye çekilmeli/içe dönük” bu dış politik kavrayış, Türkiye’nin dış politika özgünlüğünde hayata geçirmiş olduğu önemli “atak” hamlelerin doğumuna kapı aralamış ve Türkiye’nin bölgede gelişen birçok çatışmalı sürece aktif katılımına da itici güç olmuş konumdadır. Rojava özgünlüğünde yaşanan Efrin, Serekaniye, Gre Spi hamleleri ile İdlib, Libya ve son yaşanan Karabağ süreci bu tespitimizi doğrulayan somut örneklerdir.

Yukarıda belirtmiş olduğumuz Trump’ın içe dönük/geri çekilmeli politik hattına karşılık, Biden; “ABD’nin yeni bir dünya düzeni kurması ve o masanın baş aktörü olarak bu düzeni yönetmesi” anlayışının gelenekselleşmiş kurumsal ifadesidir. Bu bağlamda; Biden’ı Trump’a kıyasla “kontrolcü/tahakkümcü/ileri atılım” hattının politikleşmiş tezahürü üzerinden tarif etmemiz de yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.

Yazının başında belirtmiş olduğumuz “Türkiye’nin endişe dinamikleri” de tam da bu noktada derinleşmektedir. Biden ile birlikte yeni dönemde ABD’nin geri çekilme hattından uzaklaşacağı bir politik pozisyon alış, Türkiye’nin bölge düzlemlerinde hamleleşerek aktörleşmesinin önünü tıkayacaktır.

Türkiye’nin Rusya ile yapmış olduğu mutabakat zemini üzerinden M4’ün güneyinden çekilmeyi kabul ettiği; Morek’deki 9 nolu gözlem noktasından çekilmesinin ardından Maaret El Numan’daki 8 nolu gözlem noktasından da çekilme hazırlıkları yaptığı ve kulislerde konuşulan diğer bazı gözlem noktalarından da çekileceği haberleri “iktidar bloğuna” yakın medya eliyle çokça servis edilmektedir. Türkiye’nin İdlib’in güneyinden çekilmesinin politik tezahürdeki tek karşılığı Fırat’ın doğusuna yönelimdir ki, bu da Rojava özgünlüğünde önce Minbiç/Kobani daha sonra da Qamışlo hamlelerini gündemleştirecektir. Hatta bu noktada, Trump’ın öncelikle Rojava hattına yönelik “geri çekilmeci/tarafsız” hattını kullanmak isteyen Türkiye’nin İdlib’ten çekilme karşılığında Rojava’ya içkin yapacağı hamlelere yönelik Rusya’nın desteğini istediği de bilinen bir gerçekliktir.

Aslında belirtmiş olduğumuz bu operasyon hazırlığının sadece İdlib üzerinden tariflemek tabi ki tek başına doğru bir analize işaret etmeyecektir. “İktidar bloğunun” Irak’ta da arayışları ciddi şekilde sürmektedir. Sistematik olarak yürüttüğü askeri ve istihbarati faaliyetlerini -yeni üs bölgeleri kurmak, uçuşa yasak bölgelerde bulunmak ve Kürtler arasında gerginliği tırmandırmak gibi- son günlerde artırdığını biliyoruz. Kazımi’nin ziyaretinin de bu döneme denk gelmesi elbette ki tesadüf değildir. Kazımi’nin görüşmelerde Kürtlerle mücadelede Türkiye’nin yanında olduğunu ve Türkiyeli yatırımcılara açık olduklarını özellikle belirtmesi “iktidar bloğunun” Irak’ta ki etkinliğinin artacağına ve varlığını kalıcılaştıracağına işarettir. Tüm bunlarla beraber, üzerinden beş sene gibi bir zaman geçmesine rağmen “Kobani Serhıldanı’nı” gerekçe göstererek HDP’li siyasal özneleri tutuklaması, operasyonun iç ve dış siyasal düzlemlerdeki topyekûn bir hazırlık olarak okunmalıdır. İç/dış siyasal zeminler üzerinden geliştirdiğimiz bu çok yönlü bütünlüklü bir okuma “iktidar bloğunun” Rojava’ya yönelik hamleleşme dinamiklerini bu bağlamda netleştirmektedir.

Sonuç olarak, bu kritik eşikte ABD seçimlerini, “Rusya ile rekabeti en sert hatta tutmayı savunan; özellikle Rojava hattında geri çekilmeci bir yaklaşımı kesinlikle reddeden ve Kürtlerle ilişkileri daha gelişkin olan” Biden’in kazanması; “iktidar bloğunun” Rojava’ya yönelik bütün hamle hesaplarını bertaraf etmiştir. Dolayısıyla; ABD seçimlerinin “iktidar bloğu” ekseninde Türkiye’nin yürüteceği dış politik siyasal hatta yönelik birincil izdüşümü bu kırılma üzerinden kendini açığa çıkarmaktadır.

ABD seçimleri üzerinden yürütmüş olduğumuz bu tartışmada Trump/Biden farklılaşmasının bir diğer ana noktası tarafların; “Avrupa Birliği – İngiltere – Çin – İran –Suriye (Rojava) – Rusya” hatlarıyla kurmuş oldukları ilişki seviyesi üzerinden de analiz edilmelidir.

Avrupa Birliği

Öncelikle Trump’ın AB ile olan ilişkileri kopma noktasına taşıyan tavrı, Biden tarafından kesinlikle kabul görmeyen noktada durmakta, bu politikanın hızla terk edilerek ilişkilerin sıklaştırılması ve ortaklığın güçlendirilmesi savunulmaktadır. Bu yaklaşımın kendisi kısa dönemde de olsa Almanya/Fransa gibi AB ülkelerinde olumlu bir havanın açığa çıkmasına neden olmuştur.

İngiltere

Bir diğer önemli nokta ise ABD-İngiltere ilişkileri üzerinden tarif edilmelidir. Bu ilişkideki ana gerilim noktası, “ayrılık anlaşması” ve bu anlaşmanın İrlanda/Kuzey İrlanda’ya ilişkin hükümleri üzerinden şekillenmektedir.

Bilindiği gibi Johnson hükümetinin geçen sene AB ile imzaladığı “ayrılık anlaşmasına” göre; “İrlanda ve Kuzey İrlanda arasında sınır olmayacağı; Kuzey İrlanda’nın AB ve Gümrük Birliği kurallarına uyacağı; Kuzey İrlanda ile İngiltere arasında Gümrük Kapısı kurulacağı” karara bağlanmıştı.

Johnson hükümetinin; AB ile imzalamış olduğu ve uluslararası sözleşme niteliğinde olan bu sözleşmenin İrlanda sınırı ile ilgili maddelerini “Birleşik Krallık’ın iç pazarının bölünmesine neden olduğu” gerekçesiyle tanımayacağını belirtmesi, taraflar arasındaki birinci gerginlik noktasını oluşturmaktadır.

Trump’ın bu konuyla ilgilenmeyeceğine ve Trump’ın kişiselleşmiş siyaset tarzı üzerinden kendisiyle kurmuş olduğu şahsi ilişkiye güvenerek bu açıklamayı yapan Johnson ve hükümetine, Demokrat Parti/Biden’den sert tepki gelmesi ve “bu ayrılık anlaşmasının ilgili maddelerinin tanınmaması halinde ABD – İngiltere arasında imzalanmayı bekleyen Serbest Ticaret Anlaşması’nın (STA) gerçekleşmeyeceğinin” belirtilmesi taraflar arasındaki 2. gerginlik hattını ihtiva etmektedir. Özellikle Kuzey İrlanda üzerinden gerçekleşen bu gerginlik momentleri, İRA vb. yapıların tekrar silahlı mücadeleye yöneleceği dinamikleri doğurması bakımından da ilerleyen süreçte önemle takip edilmesi gereken olguların başında gelmektedir.

Ayrıca İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci Fransa ve Almanya’yı daha da öne çıkaran bir noktaya getirirken, önümüzdeki dönemde İngiltere’nin Avrupa politikalarındaki etkisinin zayıflayacağı öngörülmektedir. Bir diğer yandan ise; Biden’in Çin yerine Rusya’yı hedefine alması ve ABD’nin NATO/BM gibi kurumlarda daha etkin olma anlayışı İngiltere yönünden olumlanan bir noktada değerlendirilmektedir.

Çin

Biden birçok konuda olduğu gibi Çin ile yaşanan kamplaşmanın boyutuna ve içeriğine hâkim bir siyasal akıl. Bu konudaki en çarpıcı örnek, Obama döneminde hayata geçirilen “Asya Pasifik Stratejisinin” mimarı oluşudur.

ABD’nin yeni eksen merkezi (Asya Pasifik/Hint Pasifik) olarak tanımladığı ve ABD’nin Asya Pasifik bölgesinde kalıcı olmasını amaçlayan bu projenin alt metni; Çin’in önlenemez yükselişinin bir şekilde kontrol altına alınması üzerinden şekillenmektedir. Çin bu projeye karşı 2013 yılında ABD’yi dengelemek için “kuşak ve yol projesini” harekete geçirmiş olup, bu dönemde Ortadoğu’da Arap baharının patlak vermesi ile ABD tarafından bu projeye verilen ağırlık azaltılmıştır. Bu bağlamda, Çin ile İran denklemi bir bütün olarak değerlendirildiğinde projenin mimarı ve siyasal aklı olan Biden tarafından bu projeye tekrar ağırlık verileceği aşikârdır.

Görüleceği gibi Trump’ın aksine Biden’in ajandasından Çin’e karşı sadece ticaret savaşı yok. Bu itibarla Biden; “Güney Çin Denizi/Tayvan/Hong Kong/Uygur/Tibet/Kuşak Yol girişimi” sorunlar paketi üzerinden Çin ile yaşayacağı kapışmaya daha bütünlüklü bir yerden hazırlanıyor.

Trump’ın ekonomik/ideolojik bütünlük içinde cepheden bir konumlanışla Çin’i düşman ilan ederek, ilişkileri yeni bir soğuk savaşın eşiğine getirdiği hepimizin malumu. Bu noktada Biden’in Trump’tan muhteva konusunda çok da ayrılan bir yanı yok. Dolayısıyla Biden, Trump’un Çin politikasını destekliyor ancak yöntemini benimsemiyor. Çin kapışmasında her iki tarafın stratejik yönden birleştiği bir momentte, ayrışma taktiksel/yöntemsel zeminde yaşanıyor. Biden Trump’ın aksine; bu meseleyi yalnızlaşarak tek başına çözmek yerine, kapışmanın momentumunu müttefiklerinin yani NATO’nun önüne getirmek istiyor. Başka bir ifadeyle; yaşanacak kamplaşmayı/kapışmayı “kolektif emperyalizm” kavrayışı üzerinden şekillendirmek istiyor.

İran

Uzun yıllara varan müzakereler sonucunda 2015’de taraflar arasında imzalanan “nükleer anlaşmanın” Trump tarafından 2018’de tek taraflı olarak feshi ve ABD’nin anlaşmayı tanımaması İran ile yaşanan gerilimi yine eski seviyesine çıkarmıştır. Biden’ın gerçekleştirmek istediği planlar arasında nükleer anlaşmaya dönmek olduğu biliniyor fakat Biden’ın nükleer kapasite kısıtlaması ve füze programı başta olmak üzere bazı şartları var. İran’ın ise -yaptığı açıklamalara bakılırsa- nükleer programın yeniden müzakere edilmesine kapıları tamamen kapalı. Bu itibarla, var olan gerilimli hattın Biden döneminde nereye evrileceği tüm dünya kamuoyunun merakla beklediği bir sorunsal olarak karşımızda durmaktadır.

Yeni dönemde; 5+1 ülkeleriyle imzalanan nükleer anlaşmaya yeni bir formatla işlerlik kazandırılması bütün aktörlerin (özellikle Fransa/Almanya/İngiltere hattının) beklediği bir durum olmakla birlikte Biden’in İran ile yaşanan kapışmayı sadece bu anlaşma üzerinden kavramadığı bizce aşikârdır. İran’ın sadece İran olmayışı, Biden’in bu meseledeki yönelimini şekillendiren en önemli olgusallıktır.

İran’ın Ortadoğu – Hint Alt Kıtası ve Avrasya’yı kapsayan bir merkezileşmenin çekirdeği konumunda oluşu, onu hem Asya Pasifik hem de Ortadoğu jeopolitiğinin en can alıcı noktasına oturtmaktadır. Bu bağlamda Biden’in İran problematiğini bu gerçeklik üzerinden kavrayarak, sürece müdahale edeceği ve problematiği Asya Pasifik stratejisinin kilit merkezine oturtarak çözmeye çalışacağı en beklenir senaryodur.

Ancak tüm bu anlatılanlara rağmen; Çin örneğinde olduğu gibi, İran problematiğinde de Trump ve Biden arasında özde bir farklılaşma bulunmamaktadır. Stratejik bütünlüğün “İran’ın baskılanması – kuşatılması – diz çöktürülmesi” üzerinden kurulduğu bir noktada farklılaşma dinamikleri yaklaşım ve yöntem konusunda yaşanmaktadır.

Rojava

Biden’ın uzun siyasi kariyeri içinde bulunmuş olduğu konumlanışlar üzerinden; Ortadoğu’yu yakından tanıdığı, Rojava hattıyla ilişkileri gelişkin tuttuğu, hatta Kobani askeri iş birliğinin de (taktiksel askeri ittifak) kendi başkan yardımcılığı döneminde gerçekleştiği konuya hâkim herkesin yakından bildiği bir gerçek.

Hem bu özellikleri hem de Suriye özgünlüğünde Rusya ile yaşayacağı sert kapışma ekseni, Biden’ın yakın vadede Rojava hattını destekleyen bir pozisyonda olacağını bizlere göstermektedir. Bu özellikleri itibariyle de bir süre daha ABD askerini bölgede tutacağı bilinmektedir.

Yazının girizgâh bölümünde Trump’ın “geri çekilmeli/tarafsız” siyaset hattına değinmiştik. Ortadoğu ve Suriye özgünlüğünde belirtmiş olduğumuz bu durağan pozisyon alıştan en çok zarar görenin Rojava hattı olduğu somut vakıalarla desteklenen bir gerçek. Bu konuda Türkiye’nin Efrin – Serekaniye ve Gre Spi hamlelerini/ataklarını örnek olarak vermemiz yanlış olmayacaktır.

“İktidar bloğunun” ABD seçim sonuçları nedeniyle en çok rahatsızlık duyduğu olgunun, Biden’ın Trump’a oranla dış politik zeminde izolasyonu/içe dönük bir pozisyon alışı reddederek sahada kendisini daha da hissettiren bir pozisyonda olacağını, bu durumun da Türkiye’nin bölgede yapmayı planladığı yeni atak hamlelerin (Rojava’ya yönelik yeni operasyon) önüne geçeceğini yazının girizgâh bölümünde belirtmiştik.

Bu olgu üzerinden yeni döneme yönelik yapılacak bir diğer analiz ise; Türkiye dış politika zemininin yeni dönem politikalarının belirlenimi açısından oldukça önemli bir noktada durduğudur. Bilindiği gibi Trump’ın “geri çekilmeli” hattı, Türkiye’ye yeni atak hamlelerin kapısını araladığı gibi, ona emperyalist kamplar arasında var olan çelişkileri pragmatist bir eksende kullanan “gel-git politikasını” hayata geçirme imkânı vermiştir. Yeni dönemde bölgede hissedilecek ABD ağırlığı ve bu ağırlık üzerinden Rusya ile gelişecek sert kapışma momentumu, Türkiye’nin “gel-git” ekseninde tarif ettiğimiz dış politik zemindeki temel stratejisini kullanamaz hale getirecektir.

Bilindiği gibi, “iktidar bloğu” uzun bir dönemdir iç siyasetteki tıkanıklarını (ekonomik/yönetsel kriz), dış politik zeminde yaratmış olduğu hamleler üzerinden dengelemeye çalışarak, tarihsel olarak tıkanmış ömrünü siyasal düzlemde sürdürülebilir kılmaya/yürütmeye çalışmaktadır.

Oysaki yazıda tarifini sunmuş olduğumuz bu yönde bir tersten gelişme, dış politika zemininde hareket kabiliyeti daralan “iktidar bloğunun” içteki krizi de (ekonomik/yönetsel) yönetemeyeceği ve bu durumunda “proleter eksenli birleşik devrimci mücadele hattına” gelişkin hamle imkânları sunacağı tartışmaya mahal vermeyecek nitelikte açıktır.

Bu bağlamda yapmış olduğumuz tüm önermeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde; önümüzdeki süreçte Rojava hattının, yeni dönemde ABD/Rusya arasında yaşanacak sert kapışmanın bir nevi iz düşüm alanı olacağı verili gelişmeler irdelendiğinde kendini açığa çıkarmaktadır.

Rusya

Biden’ın Trump sonrası dönemde ilk etapta içerde toplumsal barışa yöneleceği, bu hattı sağlıklı bir zeminde kurduktan sonra ise ABD’nin zedelenmiş olan küresel hegemonyasının tesisine yoğunlaşacağı aşikâr.

Belirtmiş olduğumuz hegemonya tesisi yönünden Çin ile birlikte ABD’nin karşısında duran en canlı dinamik gücün Rusya olduğu tartışmasız politik bir realite olarak karşımızda durmakta.

Rusya’nın Suriye ve İran özgünlüğünde Ortadoğu’da, Libya üzerinden Doğu Akdeniz’de, Karabağ süreci üzerinden Kafkaslar’da kazanmış olduğu güçlü pozisyon, bir Asya Pasifik gücü olarak sıcak denizlere inme projesini hayata geçirecek konumlanmalar kazanması (Port Sudan’da kurulacak askeri üs) ve son olarak 21 Afrika ülkesiyle gerçekleştirmiş olduğu askeri iş birliği anlaşması Rusya’nın dünya düzlemindeki sıçramalı yükselişini ortaya koyan somut örneklerdir.

Rusya’nın güç dengeleri itibariyle gelmiş olduğu bu güçlü pozisyon nedeniyle, belirtmiş olduğumuz hegemonya kapışmasında ABD’nin birincil muhatabı olacağı ve bu bağlamda Biden’ın Rusya’ya karşı Trump döneminden daha sert/cepheleşmeli bir politika izleyeceği ortada.

Bilindiği gibi Putin’in dış politika stratejisinin ana eksenini; “taraflılığı çok kutupluluğu teşvik etme” anlayışı oluşturmaktadır. Son bir yıl içinde yaşanan “Rusya-Türkiye-ABD” üçlü ilişkileri (Türkiye özgünlüğünde gel-gitli) dahi tek başına bu gerçekliği doğrular mahiyettedir.

Bu temel kavrayış üzerinden hareket edecek olursak, önümüzdeki dönemin ABD özgünlüğündeki ana stratejik ekseni; Rusya’nın belirtmiş olduğumuz temel stratejik hattının kırılımına yönelik olacağıdır. Başka bir ifadeyle bu dönemin kendisini; “taraflaşma/çok kutupluluk” stratejileri arasında yaşanacak bir “kapışma süreci/yeni bir soğuk savaş dönemi” üzerinden de tarifleyebiliriz.

Bilindiği gibi; soğuk savaş dönemleri turnusol kâğıdı gibidir. Muğlaklığı – amorf eklemeleri ve bir kolektif öznenin birden fazla bloğa aidiyetine imkân tanımaz. Yazının bu bölümünü bitirirken şunu da son olarak belirtmek gerekir ki; yeni dönemin Rusya üzerinden tariflemiş olduğumuz bu temel özelliği, yazının içeriğinde de belirtmiş olduğumuz, çok kutupluluk üzerinden kendini var eden Türkiye’nin dış ve iç politik düzlemde kırılmasına da zemin hazırlayacaktır.

Tüm bu anlatılanlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; ABD seçimlerinin Biden tarafından kazanılması Türkiye özgünlüğünde dış politika zemininde şekillenen dört temel sonucun doğumuna sebebiyet vermiştir. Bunlar:

  • Türkiye’nin bölgede atak hamle olanaklarının önünün kesilmesi;
  • Emperyalist kamplar arası mekik dokuyan pragmatist “gel-git politikası” üzerinden şekillenen dış politika temel stratejisinin çözülüşü,
  • Her iki sonucun birleşimi üzerinden gelişerek derinleşecek dış politika krizi,
  • Dış politikada yaşamış olduğu kriz nedeniyle, içeride yaşanan “ekonomik/yönetsel” kriz denklemlerini konsolide edememe.

SONUÇ: Türkiye

Hazinedeki döviz rezervinin eksi 35 milyar dolar civarında olduğu, üretimi dıştalayan ranta dayalı şantiye ekonomisini çöktüğü, kaynakların erimesiyle birlikte sadaka devleti anlayışının artık sürdürülemez bir hal aldığı, “ihvancı” ganimet mantığı üzerinden kamu kaynaklarının yağmalandığı (vb. uzatılabilinir) bu düzlem; artık geriye dönüşü olmayacak şekilde Türkiye ekonomisinin çöktüğü ve bu durumun açık bir şekilde derinleşen “yönetsel bir krize” karşılık geldiğini ortaya koyar netliktedir.

Ekonomik krizin derinleştirdiği “yönetsel krizle” boğuşmaya çalışan “iktidar bloğunun”, ABD seçimleri yönünden Biden’lı bir sonuçla karşılaşması, içteki krizi konsolide etmesi beklenen dış politik zeminde de büyük bir krizin oluşumuna sebebiyet vermiştir.

Ekonomik-yönetsel-dış politika bütünselliği içinde tarif etmiş olduğumuz birbirini tetikleyen “kriz bütünselliğinin” derinleştiği bu günlerde sırasıyla:

  • Halk bankası davasıyla bağlantılı Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın görevden alınması ve yerine Naci Ağbal’ın getirilmesi,
  • Ekonominin başında bulunan damat Berat Albayrak’ın içeride yaşanan krizi dışarı aktarır bir tarzda sosyal medya üzerinde istifası ve yerine Lütfi Elvan’ın atanması,
  • Eski İç İşleri Bakanı Efkan Ala’nın AKP dış ilişkilerden sorumlu başkan yardımcılığı görevine getirilmesi,
  • Erdoğan’ın “kendimizi başka yerlerde değil Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz” sözleriyle birlikte yabancı sermayeye güven vermekten öte bir anlamı olmayan “hukuk” alanındaki reform paketleri vaatleri üzerinden gelişen son yapısal “değişiklikler-istifalar-görevden almalar”;

tarihsel olarak miadını dolduran “iktidar bloğunun” siyasal olarak ömrünü uzatabilecek mi?

Önümüzdeki sürece ilişkin Türkiye özgülünde devrimci siyaseti-mücadeleyi belirginleştirecek temel nokta tam da bu soru merkezinde şekillenmektedir.

İktidar bloğunun bu denli bütünsel kriz momentleriyle uzun bir dönemdir boğuşmasına karşılık, siyaseten hala ayakta kalmasının nedeninin “onun dışındaki siyasal aktörlerin-öznelerini (proletarya/burjuvazinin bir kanadı) zayıflığı ve etkisizliğine dayandığını” birçok metnimizde defaatle vurgulamamıza rağmen, var olan krizleri derinleştirecek toplumsal bir kopuşa götürecek “birleşik siyasal özneyi” bugüne kadar etkin kılamadık.

Bu bağlamda önümüzdeki döneme içkin en önemli görev; krizleri sadece tanımlayarak metinleştirmek ve düşük düzey pratikler etrafında şekillenmek değil, o krizleri derinleştirecek askeri-politik zeminde devrime taşıyacak “Birleşik Devrimci Kurmaylık” ekseninde şekillenen Türkiye Devrimine içkin bir “Birleşik Devrimci Merkezin” inşası ve bu hattın acilen her alanda ve şekilde pratik politik faaliyete yönelmesidir.

Silivri Hapishanesi

Paylaşın