Gündem, Umut Yazıları

Bir ajitasyonun politik anatomisi – Sinan Varlık

Bürokratizmi redderek militan ve sahici olma özellikleriyle sınıf mücadelesini devrimci hatta derinleştiren Soma/Ermenek maden işçilerinin “örgütlü direnişi”; militan-birleşik-devrimci bir sınıf hareketinin yaratılması ve geliştirilmesi noktasında önemli avantajları içinde barındırmaktadır. Soma/Ermenek özgünlüğünde yaşanan hareketliliğin yayılım ve etki alanının darlığı; “sarı-bürokratik” sendikacılığın reddi üzerinden gelişen bu kopuş hamlesinin henüz embriyo düzeyinde olduğunu bize göstermektedir. Tam da böylesi bir noktada var olan direniş üzerine yapacağımız analizlerin niteliği, daha gelişkin-militan ve birleşik bir işçi mücadelesi yaratılması açısından kritik bir eşikte durmaktadır.

Stratejinin somut analizi

Bilindiği gibi bizim pratik düzlemde gördüğümüz her kopuş momentumu, aslında ideolojik/politik eksende yaşanan olumlu bir kırılmanın “oluşumundan” başka bir şey değildir. Bu bağlamda içinde bulunduğu arkaik düzlemi parçalayan her kopuş hamlesi özü itibariyle içinde barındırdığı ideolojik/politik kırılmalar üzerinden tarif edilmelidir. Bu nedenle yaşanan süreci medyatik bir kavrayışla sadece pratik düzlem içinde ele alan yaklaşımlar, tartışmanın derinleşmesine dair hiçbir katkı sunamayacaktır.

Soma/Ermenek özgünlüğünde tarif ettiğimiz kopuş hattımız-ideolojik/politik/eylemsel kırılma noktaları; pratik alanda “yaratıcı militanlık”, ideolojik/politik alanda ise “ekonomizm/bürokratizmin” reddi düzlemlerinde kendini açığa çıkarmaktadır.

Yazının henüz girizgah aşamasında yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için özellikle-açıkça belirtmek gerekir ki direnişin yaratmış olduğu sistem içi kazanımları reddetmiyor; ancak esas sıçramanın-kazanımların “sistem” dışında olduğuna-olacağına vurgu yapmak istiyoruz.

Yazının girişinde tariflerken tırnak içinde belirtmiş olduğumuz direnişin “örgütlü” yapısı; eylemsellik halindeki işçilerin yaşamış olduğu politik gelişkinlik düzeyini, (en önemlisi olmak üzere) “politik teşhir” noktasında devleti cepheden karşısına alan konumlanışı, sınıf siyaseti içinde “kendiliğindenci bir ekonomizmden kopuşun somut örnekleri” olarak karşımızda durmaktadır.

Bir diğer kopuş momenti ise hareketin “süreklilik” arzeden “militan” karakteri üzerinden tariflenebilir. Politik teşhir noktasında devleti cepheden karşına alan direniş, bu tariflenmeyi her geçen gün daha da derinleştirmektedir. Ayrıca yaratıcı ve militan karakter; işçi sınıfı hareketi içinde adeta teamül halini alan “pasifizm” denkleminin dışına çıkıldığına da işaret etmektedir. Bu itibarla hareket, yaratmış olduğu kesintisiz yaratıcı militan hattı ile de “devletin taktik yönetimini” zorlayan bir politik pozisyonda kendini konumlandırmaktadır.

Türkiye Sosyalist Hareketinin önemli bir kısmının direnişi yanlış kavradığı noktalardan biri de bu düzlemde şekillenmektedir. Direnişe dair yapılan birçok analizin; devletin şiddet tekeline indirgenerek direnişe/işçilere dair “merhamet” senaryoları geliştirilmesi belirtmiş olduğumuz bu olumsuz yaklaşımın en başat örneğidir. Bu noktada direnişe dair es geçilen önemli nokta; devletin uygulamış olduğu “zor” karşısında, sınıfın süreklilik arz eden ve gün be gün gelişen “eylemli karşı koyuşu-eylemli kurucu zordur” ki yukarıda tarifini sunmuş olduğumuz kopuş hattının “militanlık” karakteri kendini tam da bu noktada açığa çıkarmaktadır. TSH’ne dair yapmış olduğumuz tespitin bir diğer sonucu ise, “karşı zorun-direnişin-taarruzun” tali kılındığı sınıf eksenli her tartışmanın devletin “şiddet tekelini-karşı konulamıyor” algısı üzerinden daha da geliştirdiği ve yaygınlaştırdığıdır.

Militan yaratıcılık bahsinde değinmemiz gereken bir diğer önemli nokta ise, direnişin yaratıcılık zemininde ortaya koyduğu sürekliliğin devletin ezberini bozduğu ve bu bağlamda onu (devleti) “yapı bozumuna” uğrattığıdır ki bizim “savunmaya kilitlenme” kavramı üzerinden tarif ettiğimiz “devletin taktik yönetimi”, meşru militan mücadele zemini içinde ancak bu şekilde kırılabilir.

Direnişe dair diğer can alıcı nokta ise onun “sahiciliği-samimiyetinde” aranmalıdır. Ancak bu yönde bir arayış yine TSH’ndeki bir açığı da tartışmamızın merkezine taşımaktadır. Bilindiği gibi direnişin politik teşhir noktasındaki karakterini ortaya koyan o güçlü “ajitasyonu” (vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz komutan), sosyal medyada uzun süre paylaşım ve yorum rekorları kırılmasını sağladı. Direnişin sokağa yöneldiği bir noktada, TSH’nin önemli bir bölüğünün “180 karakterin dışına çıkmakta zorlanması”, derin bir çelişkiyi içinde barındırmaktadır. Bu durumun kendisi; TSH’nin sokağı terk eden karakterini kavramamız için önemli bir ipucu sunmaktadır. Yazımızın muradı da büyük ölçüde bu ipucu üzerinden şekillenecektir.

“…kıçıkırık maden şirketine tek laf edemeyen bu DEVLET gücünü biz işçiler üzerinden mi sınamaya çalışmaktadır KOMUTAN, hadi gelin vallahi de billahi de KORKMUYORUZ KOMUTAN…”

Dinlediğinde herkesin tüylerini diken diken eden, dişlerimizi daha da kenetleyen bu ajitasyonun bütünselliği; içinde bulunduğu politik hattı, işçi mücadelesinin bugün yaşamış olduğu tıkanıklığın nasıl anlaşılacağı-aşılacağı konusunda rehber olmaktadır. Devleti karşısına alan, bu bağlamda meseleyi sadece patron özgünlüğüne sıkıştırmayan ve takındığı cüretle “kamu gücüne” yönelen bu politik teşhir momenti, “kendiliğindenci ekonomizm” anlayışının etkisiyle işçi mücadelesi içinde uzun bir dönemdir unutulan “devlet-patron-zor” diyalektik bütünlüğünü gündemleştirmesi açısından da tarihsel bir değer taşımaktadır.

Sonuç olarak direnişin; “kendiliğindenci ekonomizm” cenderesini kıran, “bürokratik” anlayışları parçalayan özelliği ile söylem-pratik bütünlüğü içinde devleti karşısına alan “yaratıcı-militan” karakteri, işçi mücadelesi içinde yaşanacak devrimci bir kopuşun ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla, tüm bu özellikleri itibariyle Soma/Ermenek tarzı direnişlerin sistem dışına çıkarak “Proleter adalet hattını ARADIĞI (Kriz ve Proleter Adalet-Özenç Derin Bademci-Umut Gazetesi) tespiti üzerinde yoğunlaşabiliriz.

Soma/Ermenek direnişinin yaratmış olduğu bu olumlu etki üzerinden; “reformist-pasifist-bürokratik” anlayışların hegemonik hakimiyeti nedeniyle işçi mücadelesinin yaşadığı tıkanıklığın, nasıl ve hangi araçlarla aşılacağı sorusuna cevap aramaya çalışacağız.

Marx-Engels ve Lenin düzlemlerinde soruna bakış:

Sınıfa içkin mücadele dinamiklerinin Türkiye özgünlüğündeki en önemli kırılma noktası; “işçi mücadelesi ile zor” tartışmasının birbirini dıştalayan bir noktadan kavranmasıdır. Oysa hem tarihsel hem de güncel örnekler bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu iki mücadele başlığı birbirini destekleyen diyalektik bir bütünlük arz eder. Sınıf mücadelesine ilişkin tariflemiş olduğumuz dıştalayıcı yaklaşımın temel nedeni ise, Leninst düzlemde doğru “devlet” kavrayışı üzerinden gelişecek “devlet” karşıtlığının yaratılamamasında kendini açığa çıkarmaktadır. Tam da bu noktada tarihsel ideolojik önderlerin konuya ilişkin yapmış oldukları tespitleri hatırlamanın tartışmayı derinleştirmek açısından faydalı olacağı kanaatindeyim.

“…Ama bay Duhring, zorun tarihte [şeytani bir gücün oynadığından] başka bir rol daha oynadığı, devrimci bir rol oynadığı, Marks’ın sözleriyle yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesi olduğu, toplumsal hareketin kendi yolunu açmasının ve donmuş, ölmüş siyasal biçimleri parçalamasının aracı olduğu konusunda tek kelime etmiyor…” (Engels-Anti Dühring)

Marks’ın analizi üzerinden zorun tarihteki devrimci rolü betimlendiği bu çalışmanın en can alıcı noktası, “zorun” toplumsal hareketlerin kendi yolunu açması ve donmuş/ölmüş siyasal biçimlerin parçalanması noktasında “katalizör” olma özelliğidir.

Engels’in donmuş/ölmüş siyasal hatların parçalanması üzerinden tariflemiş olduğu bu “yol arayışı”, yazıda defaatle vurguladığımız zor tartışması (eylemli kurucu zor) üzerinden gelişecek bütünlüklü bir kopuşu tariflemektedir. Bu bağlamda Türkiye özgünlüğünde işçi mücadelesinin yaşadığı tıkanıklığın aşılması noktasında kopuş kavramı üzerinden tariflediğimiz “devlet-zor” kavrayışı, bu iki mücadele hattının (işçi hareketi+zor) birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ve belirtmiş olduğumuz kopuş momentinin muhakkak surette doğru “devlet” kavrayışı üzerinden şekilleneceğini bize göstermektedir.

“…işçiler her devrimden sonra silahlıydı, bu nedenle işçilerin silahsızlandırılması devletin dümeninde bulan burjuvalar için birinci emirdi. İşçilerin mücadeleleriyle kazandıkları her devrimi, işçilerin yenilgisiyle sonlanan yeni bir mücadelenin izlemesi bundan…” (Engels-Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına 1891 Tarihli Önsözü)

“Ezilen sınıfların silahları var mı?” sorusu üzerinden şekillenen Engels’in batı Avrupa(Fransa) burjuva devrimlerine yönelik bu analizi; işçi mücadelesiyle onun uygulamış olduğu karşı “zorun” iç içeliğini bilince çıkarmamız açısından önemli veriler barındırmaktadır. Ayrıca Engels’in bu çalışmasında “zor” olgusunu, işçi mücadelesinin “teminatı” noktasında kavramsallaştırması da yukarıda tarif etmiş olduğumuz “iç içeliği” tartışmaya mahal vermeyecek şekilde netleştirmektedir.

“…ne modern toplumdaki sınıfların varlığını, ne de bunların kendi arasındaki mücadeleyi keşfetme onuru bana ait. Burjuva tarihçileri sınıfların mücadelesini benden çok önce ortaya koymuştu. Benim yaptıklarım arasında yeni olanlar, 1- sınıfların varlığının sadece üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu 2- sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü 3- bu diktatörlüğün kendisinin yalnızca sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişi olduğunu kanıtlamamdı…” (Marks’ın Neve Zeit dergisinde 5 Mart 1852 tarihinde yayınlanan mektubu)

Marks’ın bu çalışmasını “Devlet ve Devrim ”de daha da derinleştiren Lenin, herkesin söylediğinin aksine Marks’ın öğretisinin ana noktasının yalnızca sınıf mücadelesi olmadığını belirterek, konuya ilişkin aşağıdaki haklı tespiti ortaya koymaktadır.

“…Çünkü sınıf mücadelesi Marks tarafından değil, Marks’tan önce burjuvazi tarafından yaratılmıştır ve genel olarak burjuvazi açısından kabul edilebilir bir öğretidir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul edenler, henüz Marksist değildir; bu kişiler hala burjuva düşüncesinin ve burjuva siyasetinin sınırları içinde kalıyor olabilir. Marksizmi sınıf mücadelesi öğretisiyle sınırlandırmak demek, Marksizmi budamak-çarpıtmak ve burjuvazi açısından kabul edilebilir olan bir şeye indirgemek demektir. Sadece sınıf mücadelesini kabul etmeyi, proletarya diktatörlüğünü kabul etmeye vardıran bir kimse Marksisttir…” (Lenin-Devlet ve Devrim-Yordam Yayınları syf.50)

Marks’ın çalışması üzerinden var olan tartışmayı daha da netleştiren Lenin, aynı “enternasyonalizm” bahsinde olduğu gibi, “zorun devrimci rolü” üzerinden de Marksizm içinde yaşanan olumlu bir ayrışmaya/kopuşa işaret etmektedir. Bu bağlamda Lenin; zorun devrimci rolünden arındırılmış sinik bir sınıf mücadelesi kavrayışının Marksist bir düzleme oturmadığını ve belirtmiş olduğumuz bu “iç içeliğin” Marksizme dair belirleyici bir turnusol özelliğe sahip olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır.

Bir devrim sorunsalı olarak yabancılaşmanın kırılması:

Meseleyi yukarıda tariflediğimiz “ideolojik bütünlük” üzerinden Türkiye proletaryasının oluşum ve gelişim seyrine kaydırdığımızda, bu yönde bir okuma, tartışma zemini içinde önemli başlıkların oluşumunu da beraberinde getirmektedir. Yazının girizgahında belirtmiş olduğumuz gibi, Türkiye proletaryasının “örgütsel/politik/pratik” düzlemde güçsüz olduğu böylesi bir kesitte, Soma/Ermenek gibi çıkışların “ön açıcı/örnek” olma özelliğine vurgu yapmıştık. Şimdi ise “eylemsel profil düşüklüğü” olarak tariflediğimiz bu olgunun “tarihsel/güncel” nedenlerini tespit etmeye çalışacağız.

Devrim sorunsalı bir ölçüde, toplumsal yaşamda var olan “yabancılaşmanın” devrim lehine nasıl kırılacağı noktasında şekillenmektedir. Bu noktada temel mesele; tarihsel ve güncel anlamda yabancılaşma kıskaçlarına sıkışan proletaryanın bunu nasıl parçalayacağı ve nasıl başkaldırı hattına taşıyacağıdır.

Bu bağlamda Türkiye proletaryasının tarihsel olarak yapısallığında var olan ağları “suni denge”, güncel olarak aktüel sınıf mücadelesinde karşılaşmış olduğu devletin çıplak şiddeti üzerinden gelişen baskılanma pozisyonunu ise “kararsız denge” başlıkları üzerinden ele alacağız.

Bilindiği gibi Osmanlı’nın dirlikçi toprak düzeni, halk ile devlet arasındaki kapışma noktalarını flulaştıran “biat ve tevekkül” kültürünün yaratılmasına ve bu durumun kendisi daha ziyade devletin kutsandığı bir “rıza üretiminin” doğmasına yol açmıştır (Tarihsel suni denge tespiti). Güncel anlamda ise bu durum devletin şiddet tekeli üzerinden gelişen, ret ve inkara dayanan bir baskılanmaya işaret etmektedir (Güncel kararsız denge tespiti). Türkiye proletaryasının tarihsel olarak “suni denge”, güncel aktüel sınıf mücadelesi bağlamında “kararsız denge” parantezlerinde sıkışan (yabancılaşma) varlığı, onun eylemsel profilinin düşüklüğünün temel nedeni olarak tarif edilebilir. Tam da bu noktada asıl sorulması gereken soru, tarihsel ve güncel olarak var olan bu yabancılaşma denkleminin proletarya lehine nasıl ve hangi yöntemlerle kırılacağıdır ki Türkiye devrimine içkin gelişecek tartışma momenti tam da bu soru üzerinden şekillenecektir.

Lenin’in bilinç kategorileri (kendiliğinden bilinç -> edinilmiş bilinç kategorisi) arasındaki sıçramayı “bilinç aktarımı” kavramı üzerinden tariflediğini hepimiz iyi biliriz. Ancak biat ve tevekkül kültürü üzerinden gelişen rıza kültürü ile devletin çıplak şiddetinin bütünleştiği Türkiye gibi ülkelerde, biz bu kırılmayı, sadece “bilinç aktarımı” kavramı üzerinden değil, Türkiye proletaryasının “tarihsel/güncel” gelişim dinamiklerine uygun “bilinç+eylem” kombinasyonu üzerinden tarif etmeyi daha doğru buluyoruz. Bu yönde bir okuma; proletaryanın “ekonomik/politik/pratik” mücadele alanlarına “zor” (askeri) alanını da eklemeyi zorunlu kılmaktadır.

Görüleceği gibi bizim proletaryanın mücadele alanlarına “bilinç+eylem” kombinasyonu üzerinden “askeri” alanı da eklememiz bazı dar kafalılar açısından her ne kadar Leninizm’in tahrifatı üzerinden okunsa da ideolojik düzlemde yaşanan bu yöndeki bir kopuş, Türkiye özgünlüğünde Leninizm’in devrimci bir tarzda okunmasına/güncellenmesine işaret etmektedir.

Sonuç olarak tüm bu tespitler bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Türkiye özgünlüğünde devleti cepheden karşısına alan “askeri politik” zeminde gelişecek bir mücadele hattı, yazının bütünselliğinde tarif etmiş olduğumuz yabancılaşmayı kırabilecektir.

Bir yol arayışı: Proleter adalet!

Yazının bütünselliği içinde tarif etmiş olduğumuz; “işçi mücadelesi ile zor arasındaki iç içeliği” kavramsal düzlemde “Proleter Adalet” olgusu üzerinden açıklıyor, Engels’in “zorun devrimci rolünün” analizinde belirtmiş olduğu “yol arayışını” bu kavram ekseninde derinleştirmeye çalışıyoruz.

Yazının ilk bölümünde Soma/Ermenek örneğinden hareketle, bu tür “anti bürokratik-yaratıcı-militan” işçi direnişlerinin proleter adaleti ARADIĞINI belirtmiştik. Ancak direnişlerin bu önemli özelliği, bütünlüklü sınıf mücadelesi kavrayışı (ideolojik/politik/askeri) içinde bir noktanın eksikliğini vurgulamamıza engel olmamalıdır. Direnişler üzerinden gelişen proleter adalet “ARAYIŞI” ne denli kıymetliyse onunla eş güdümlü seyredecek olan “öncülük inisiyatifi” üzerinden tarifini bulan proleter adalet “TESİSİ/SAĞLANMASI” da o derece kıymetlidir ki Engels’in işaret ettiği “yol açıcılık” noktasında bütünlüklü bir sıçramaya tekabül etmektedir.

Birleşik militan bir işçi mücadelesinin yaratımı ve yayılımına dair ihtiyacın hayati öneme sahip olduğunu yazının girizgahında vurgulamıştık. Meşru militan bir zeminde gelişecek bu yönde bir birleşik işçi mücadelesinin, toplumsal muhalefetin tıkanan soluk borusuna güçlü bir nefes olacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Ancak bizim bu çalışmamızda belirtmiş olduğumuz “birleşiklik”, kolektif öznelerin toplamından ve bu bağlamda niceliksel bir kümelenmeden bağımsız tarif edilmelidir. Dolayısıyla yazının bütünselliğinde tariflemeye çalıştığımız “Proleter Adalet” olgusunu, niceliksel olarak kavrayışların çok ötesinde “niteliksel bir birleşikliğin” kavramsal zemini olarak okuyor ve proleter adalet bahsindeki “arayan/sağlayan” iç içeliğini bu noktada derinleştiriyoruz.

Bir yanda meşru militan zeminde gelişen “anti bürokratik-yaratıcı-militan” bir işçi mücadelesi, diğer yanda onla iç içe geçen, onun yaratmış olduğu politik teşhirler üzerinden hedeflerine yönelen “proleter zor” kavrayışı.

Yazıda çokça başvurduğumuz Engels’in “yol açıcılık” metaforu üzerinden hareket edecek olursak; evet bir yolumuz var, şimdi temel mesele onu daha da güçlü pratiklerle derinleştirmek!

Paylaşın