Cenk Ağcabay, Gündem, Umut Yazıları

Covid’e karşı aşılar: Halk sağlığı mı tekelci sermayenin kârları mı? – Cenk Ağcabay

Joe Biden’ın yeni Amerikan Başkanı olarak yapacağı ilk konuşmanın ana teması “Amerika Birleşiyor” olacakmış ve o göreve başladıktan sonra, bu ana temaya uygun olarak, önceki başkanlar Obama ve Bush’la birlikte Amerika’nın birleşmesini sembolize edecek bir dizi etkinlik düzenleyecekmiş. Dezenformasyon kampanyalarıyla, sahte istihbarat raporlarıyla en başta kendi halkını aldatıp, Ortadoğu’da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan savaşlar başlatanlarla ülkeyi birleştirmek için etkinlikler düzenlemek kuşkusuz Biden’ın misyonuna son derece uygun.

Trump’ın yarattığı “büyük tehlike” nedeniyle Biden’ın arkasında duran, onun için tek ses olan Batı tekelci medyası, sözünü ettiğimiz dezenformasyon kampanyalarının en önemli aracı olmuş, savaşların arkasında durmuş ve Ortadoğu’nun diktatörlerden ancak Amerikan askerleri eliyle kurtarılabileceği düşüncesinin borazanlığını yapmıştı. Bu kez, Amerika’yı bir tirandan kurtararak özgürleştirmiş olmanın keyfini yaşıyorlar.

Biden’ın yemin gününde yaşanması beklenen olaylar nedeniyle Washington’a gönderilen Ulusal Muhafızlar’ın Kongre Binası’nda yatarken çekilen fotoğrafları basına yansıdı. Fotoğraflara bakılacak olursa, Amerika’yı kasıp kavurduğu söylenen virüs ya Ulusal Muhafızlar’a karşı etkili olamıyor, ya da gelişecek olaylardan duyulan korku virüs korkusundan daha büyük. Kapalı mekânda yan yana yatan, oturan, dolaşan Muhafızlar adeta virüse “meydan okuyor”.

Salgını sona erdirmenin yegâne yolu olarak sunulan aşılar dağıtıldı ve aşılama kampanyaları başladı. Aşılara karşı güvensizliğin yaygınlığını gösteren bilgiler çeşitli haberlere konu oluyor. Aşılara güvenilmemesinin çeşitli nedenleri var, bunlara biraz daha yakından bakarak, konuya dair daha sağlam bir bakış açısına ulaşılabilir. 

Covid-19’a karşı Fransa’da başlatılan aşılama sürecine hükümet tarafından hız verilmiş ancak yapılan bir araştırmaya göre, Fransa halkının yüzde 60’ı aşıya “kuşkuyla” bakıyormuş. Paris’ten yazan Kim Willsher’e göre, halktaki yaygın “kuşkunun” nedeni, küresel düzeyde yaygınlaşan komplo teorileri. Willsher, Fransa halkının kuşkulu oluşunu küresel düzeyde yaygınlaşan komplo teorilerine bağlıyor ancak onun yazısında düşüncelerine yer verdiği Halk Sağlığı uzmanı Prof. Jocelyn Raude aynı kanıda değil, Prof. Raude Fransa halkının aşılarla ve sağlık sistemiyle olan ilişkisi üzerine uzun yıllardır araştırma yapan bir bilim insanı. (Vaccine scepticism in France reflects ‘dissatisfaction with political class’ Guardian, 11 jan)

Prof. Raude, “Şimdi inanılmaz görünüyor ama” diyor, “2005 yılı araştırmalarında Fransa halkının %90’ı aşıları destekliyordu”. Raude verdiği çeşitli öneklerle, Fransa halkında “sağlık sistemine ve aşılara karşı kuşku tohumlarının” zaman içinde nasıl geliştiğini anlatıyor. Prof. Raude’ye göre, 1990’larda Fransa’da çocukları Hepatit B’ye karşı korumak için düzenlenen aşılama kampanyasıyla, çocuklarda MS hastalığının artışının çakışması aşılara karşı duyulan kuşkuların başlangıç noktasını ifade ediyor. Yapılan araştırmalar, aşılama kampanyasıyla çocuklarda MS hastalığının artışı arasında herhangi bir ilişki bulamamış ama buna rağmen kuşkular devam etmiş.

Prof. Raude, sağlık yetkililerinin 1980’lerde hemofili hastalarına HIV ile kirlenmiş kan ürünlerini bilerek dağıttığının 1991’de ortaya çıkmasıyla, aşılarla bağlantılı olmayan ama büyük bir tıbbi skandalın patladığını ve birkaç bakanın daha sonra bilerek insan ölümüne neden olmakla suçlandığı bilgisini veriyor. Prof. Raude’ye göre daha yakın tarihli iki sağlık skandalı Fransız halkının kuşkularının daha da güçlenmesine neden olmuş.

Bu skandallardan biri, 2009 Domuz Gribi sırasında patlamış. Bu süreçte Fransız hükümeti aşı geliştiren şirketlere 869 milyon Euro tutarında 94 milyon doz aşı siparişi vermiş. Hükümet daha sonra aşı siparişinin yarısını iptal etmiş. Bu süreçte Fransa’da sadece 6 milyon insan aşılanmış. Satın alınan aşılardan geriye kalanlar yok edilmiş. Bunun üzerine, muhalefet partileri kamusal kaynakların bu şekilde çarçur edilmesi üzerine ciddi eleştiriler geliştirmiş ve dönemin devlet yöneticilerini büyük ilaç tekellerinin çıkarları doğrultusunda çalışmakla suçlamış.

Fransa halkını patlama noktasına getiren olay, Mediator adlı ilacın 500 ile 1200 arasında şeker hastasının ölümüne yol açmasının ortaya çıkması olmuş. İlacın üreticisi olan Servier adlı firmanın danışmanları ve yetkililerinden oluşan 12 kişi insan öldürme suçlamasıyla mahkemeye verilmiş. Dava geçen yıl açılmış ve önümüzdeki mart ayında davanın karara bağlanması bekleniyormuş.

Prof. Raude’ye göre, bu olay halkın zihninde ilaç şirketleriyle devlet yöneticileri arasında doğrudan çıkar ilişkisi olduğu yönünde bir fikrin güçlenmesine neden olmuş. Halk bu faaliyetler hakkında “halk sağlığı için değil iş için” şeklinde düşünmeye başlamış. Prof. Raude, halkın güvensizliğinin aslında aşılara karşı değil, aşıları öneren “politikacılar, üst düzey sağlık görevlileri, sağlık uzmanları ve gazetecilere” karşı olduğunu belirtiyor. Kuşkunun kaynağı olarak işaret edilenler, mevcut kapitalist sağlık sistemlerini yöneten, bu sistemlerin savunucusu olan ve bu sistem aracılığıyla sürekli servetini büyüten unsurlar.

Bütünüyle tekelci kapitalist şirketlerin kontrolünde olan ve onların çıkarları doğrultusunda çalışan bu sağlık sistemlerinin halk düşmanı uygulamalarının halkta “kuşku” yaratmasından daha doğal ne olabilir? Komplo teorilerinin küresel düzeyde yaygınlaşmasının nedeni, bu teorilere çok verimli bir zemin oluşturan kapitalist sağlık sistemlerinin bizatihi kendisidir.

2018 yılında Amerika’nın önemli şehirlerinin meydanlarında o güne dek pek görülmemiş eylemler vardı. Bir araya gelen şeker hastaları insülin fiyatlarında son on yılda yaşanan yükselişi protesto ediyordu. Yoksul şeker hastaları, insülün fiyatlarındaki sürekli yükseliş nedeniyle şeker hastalığından ölümlerin artışına dikkat çekiyor, kendilerinin de yükselen fiyatlar nedeniyle ihtiyaç duydukları ölçüde insülin kullanamadıklarını belirtiyor ve göz göre göre ölüme terk edildiklerini haykırıyorlardı. Kapitalist sağlık sisteminin ölüme terk ettiği bu insanların, aynı sistemin aşılarına güvenmeleri beklenebilir mi?

Salgın sürecinde Amerika’da 15 milyon emekçinin sağlık güvencesini kaybettiği tahmin ediliyor. Sağlık güvencesini kaybeden emekçilerin kronik hastalığa sahip olanları böylece ölüme terk edilmiş oldu. Emekçileri ölüme terk eden, aşılarıyla insan hayatını kurtaracak olan tekelci sermaye ve onların politik kadrolarıdır. Amerika’da Mart ayında çıkarılan yasalarla, yaşlı bakım evi işletmecileri ve yöneticilerine hukuksal korunma sağlandı. Patronları ve yönetici kadroları koruyacak yasalar, salgın sürecinde yaşlı bakım evlerinde yaşanan rekor seviyedeki ölümlerden doğan sorumluluk nedeniyle çıkarıldı. Bu yasaları çıkaranlar ve bu yasalarla korunanlar, aynı zamanda bu sağlık sistemini domine eden temel parçaları ve bu sistemden astronomik kar elde eden ve karı paylaşanlardır. Tüm bunların altına imza atanlara halk neden ve nasıl güvensin?

Bunlara en az güvenenler onları en iyi tanıyanlardır. Örneğin Los Angeles’ta sağlık çalışanlarının %40’ı, Ohio’da Yaşlı Bakım Evi çalışanlarının %60’ı aşılanmayı reddediyor. (‘I’m not an anti-vaxxer, but…’ US health workers’ vaccine hesitancy raises alarm, Guardian, 10 January) Hem de en yüksek risk grubunda yer almalarına rağmen reddediyorlar. Miami’de 5900 çalışanı bulunan Jackson Sağlık Sistemi’nin çalışanlarının yarısı aşılanmayı reddetmiş. Kampanya başladığından beri çalışanlarının sadece %7’si aşılanmış. Michigan’da 33.000 sağlık çalışanına sahip olan Henry Ford Sağlık Sistemi’nin çalışanlarının %22’si aşılanmayı hemen reddetmiş. New York’ta sağlık çalışanlarının %30’u aşılanmayı reddetmiş. (Cash, Breakfasts and Firings: An All-Out Push to Vaccinate Wary Medical Workers, New York Times, Jan 14)

Kansas’ta yaşlı bakım evlerinde yaşayanları aşılaması beklenen hemşireler ve şef hemşire Lindsay Mayer aşılama yapmayı reddetti ve Kansas sağlık kurumu aşılama yapmayı kabul edecek dışarıdan yeni personel alımı için çalışmalar başlattı. Mayer ekibinin aşılamayı reddetmesinin nedenini açıklarken, kullanılan aşıların mRNA teknolojisiyle üretilen yeni aşılar olmalarına dikkat çekiyor ve bu konuda yeterince bilgiye sahip olmadıklarını belirtiyor. Yeterince bilgi sahibi olmadıkları bir aşıyı kullanmak istemediklerini vurguluyor. (Kansas nurses refuse to give COVID-19 vaccines, New York Post, 16 Jan)

Sağlık çalışanları aşılanmayı komplo teorilerine inandıkları için mi reddediyorlar? New York Times gazetesine konuşan ama işyerinde baskıya uğrama korkusu nedeniyle soy adını vermeyen bir yoğun bakım çalışanı anlatıyor: “Aşı karşıtı değilim. Ekim ayı başında grip aşısını vuruldum. Ama bunun için -Moderna ve Pfizer’ın aşılarına işaret ediyor- kobay olarak kullanılmak istemiyorum.” İngiltere’de sağlık çalışanlarının %40’ının aşılanmayı reddettiği Ulusal Bakım Derneği’nin gerçekleştirdiği bir araştırmayla ortaya çıktı. Kendi alanlarını tanıyan sağlık çalışanlardaki güvensizlik kaynağını esas olarak komplo teorilerinden değil, tam da alanı iyi tanımalarından alıyor.

Amerika’da yaşlı bakım evleri üzerine bilimsel araştırmalar yapan bir kurumun yöneticisi Chris Laxton şunları anlatıyor: “Bakım evleri küçük hastaneler gibidir fakat buna uygun bir personelleri yoktur. Bir hastanede çalışan hemşireye 15 hastanın bakımından sorumlu olduğunu söyleseniz size güler. Bizim yaptığımız esasen tam budur.” (This Is Why Nursing Homes Failed So Badly, New York Times, 31 Dec)

E. Tammy Kim, salgın sürecinde Amerika’da yaşlı bakım evlerinde yaşanan faciayı ele aldığı geniş kapsamlı araştırmasında, facianın nedeninin salgın olmadığını, bu facianın yıllar içinde hazırlandığını belirtiyor. Araştırması sonucunda ulaştığı sonucu ifade ederken facianın nedeni olarak, “kötü yönetim, yetersiz personel ve yırtıcı kar peşindeki özel sermaye şirketlerine” işaret ediyor. Sektörde çalışanların çok düşük ücretlere ve çok kötü çalışma koşullarına mahkûm edildiğini belirten Sağlık Hizmetlerini Geliştirme Enstitüsü yöneticisi Alice Bonner, saatlik 12-13 dolara çalışmak zorunda olanların normal mesaisi bittikten sonra ek iş olarak akşamları evde bakıma gittiği bilgisini veriyor. Salgın sürecinde yaşlı bakım evlerinde çalışırken mesai saatleri dışında evlere özel bakıma gitmek zorunda kalanların virüsün yayılmasında taşıyıcı olarak önemli rol oynadığının tahmin edildiği belirtiliyor.

“Yırtıcı kar peşindeki özel sermaye şirketlerinin” ucuz işgücü kaynağı olarak yaşlı bakım evlerinde çalışmak için gerekli bilgi ve deneyime sahip olmayan “sözleşmeli çalışanları” tercih etmesinin yaşanan faciada önemli bir faktör olduğunu saptayan Kim, Mart ayında patronları ve yöneticileri “koruyucu yasaların” çıkarılmasının nedeninin, yakınlarını kaybeden ailelerin, yaşamını kaybeden çalışanların ailelerinin dava açacaklarının bilinmesi olduğunu da belirtiyor.

“Yırtıcı kar peşindeki özel sermaye şirketleri” sağlık alanını kontrol ediyor ve daha fazla kar hedefi sağlığın temel belirleyeni durumunda; işte bu yalın gerçek halkın kuşkularının ana kaynağı. Salgından çıkışın ancak aşıların üretilmesiyle sağlanacağı başlangıçtan beri en çok duyduğumuz sözlerden. Aşılara karşı güvensizliğin sağlık çalışanları arasındaki boyutlarını rakamlar gösteriyor. Aşıların üretim sürecinde, iki farklı yöntemin kullanıldığını öğrendik. Batı’da ilk onaylanan aşılar, Pfizer/BioNTech ile Moderna’nın aşısı oldu. Her ikisinin ortak özelliği, DNA’lara, nasıl protein üreteceğini öğreten mRNA aşısı olmaları.

Pfizer/BioNTech ile Moderna’nın aşılarının mRNA aşısı olması, bu yöntemin ilk kez kullanılması nedeniyle önem taşıyor. Bu yöntemin ilk kez kullanılıyor olması, uzun vadeli sonuçları hakkında haklı kuşkulara zemin hazırlıyor. Aşısı onaylanan ve kullanılan Moderna’nın CEO’su Stephane Bancel, JP Morgan adlı Amerikan finans tekelinin düzenlediği Sağlık Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “SARS-CoV-2 bir yere gitmeyecek, onunla sonsuza dek birlikte yaşayacağız” dedi. (Moderna CEO says the world will have to live with Covid ‘forever’ CNBC, 13 Jan)

Forbes dergisi, mRNA yöntemiyle üretilen aşıların üretici şirketlere geleneksel yöntemlerle üretilen aşılar karşısında “anlamlı maliyet avantajları kazandırdığını” belirtiyor. Daha düşük maliyetle üretilen bu aşılar aynı zamanda en pahalı satılan aşılar. Pfizer’in aşısının bir dozu 19 dolar. Moderna’nın aşısının bir dozu 37 dolar. Pfizer 1,3 milyar doz ön sipariş almış, Moderna 800 milyon doz. Aşıların geliştirilmesi aşamasında sadece ABD yönetimi bu şirketlere 11 milyar dolar ön ödeme yapmıştı. Bu iki şirketin kasaları bu süreçte hızla doluyor. İsrail Sağlık Bakanlığı Pfizer ile imzalanan sözleşmeyi yayınladı. Sözleşmeye göre, İsrail Pfizer’a 8 milyon doz aşı karşılığında 237,5 milyon dolar ödeme yapıyor. (Israeli Health Ministry Publishes Data-Sharing Contract Inked with Pfizer, JNS News Service, 18 Jan)

Giessen’deki Türk Alman Sağlık Vakfı Başkanı Prof. Dr. Yaşar Bilgin mRNA yöntemiyle üretilen aşılar hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtladı: “Buradaki sorun şu; mRNA ile DNA’lara mücadeleyi öğretme sisteminin uzun vadede ne yapacağını bilemiyoruz. Haklı şüpheler var. Covid-19, yayılma hızı ve ölümcül olması nedeniyle, çok korkutuyor ve eldeki aşılara talep patlıyor. Ancak nedense, AstraZeneca’nın (vektör aşı, klasik aşı) adı zikredilmiyor. Bu bilinen aşı ve sonuçları da biliniyor. Avrupa’da bunu gündeme getirmemeye çalışanlar var”

Prof. Bilgin’in ifade ettiği türden şüpheler başından beri dillendiriliyordu ve Norveç İlaç Ajansı, Pfizer aşısı yapıldıktan kısa bir süre sonra ülkedeki yaşlı bireyler arasında ölümler kaydedildiğini belirterek, 80 yaş üzerindeki ağır hastaların ve zayıf bünyesi olanların Covid-19 aşısından ölümcül yan etki riski altında kalabileceği uyarısını yaptı. Ajans, 4 Ocak’tan bu yana Covid-19 aşısı olduktan kısa bir süre sonra 23 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Ulusal Kamu Sağlığı Enstitüsü, Covid-19 aşısı kullanımı ile ilgili kılavuzunu, yaşlı ve zayıf bünyeli kişilere ilave tavsiyelerde bulunarak güncelledi.

Epoch Times’tan Zachary Stieber, ABD’de Pfizer ve Moderna’nın aşılarının kullanımının ardından 55 kişinin öldüğünü, yetkili kurumların araştırma başlattıklarını duyurdu. (55 People Died in US After Receiving COVID-19 Vaccines: Reporting System, Jan 16) Amerika’da 1388 kişinin aşı olduktan sonra hastane acil servislerine çeşitli şikayetlerle başvurduğu bildirildi.

Bu aşıların uzun vadeli etkileri zaman içinde anlaşılacak. Önemli olan nokta, bu tekelci şirketlerin faaliyetlerinden duyulan ve son derece haklı nedenlere dayanan “kuşkuların”, gerici komplo teorileri kullanılarak geçersizleştirilmeye çalışılması ve bu şirketlerin halk sağlığını koruma hedefine sahipmiş gibi sunulmasıdır. Bu konu önem taşıyor çünkü bu şirketlerin pazarlarını genişletmek, pazarda başka aktörlerin var olmasını engellemek için yürüttüğü faaliyetler küresel bir yayılıma sahip.

Aşılar bir süredir uluslararası politikanın temel konularından biri haline geldi. Yunanistan’ın Avrupa Konseyi’ne sunduğu yeni bir tasarı geçerlilik kazanırsa, AB ülkelerine sadece AB’nin sertifika verdiği aşıları kullanan insanlar kabul edilecek. AB ülkelerine sadece Moderna – Pfizer ve Astrazeneca aşılarını yaptıranlar girebilecek.

Çin, Rusya ve Küba’nın geliştirdiği aşıları kullanacak ülke insanlarının AB ülkelerine girişini engellemeyi hedefleyen bu tasarının Yunanistan’dan gelmesi, daha geniş bir politik saldırının unsuru olmasının üzerini örtmemeli. Sol Portal’ın yaptığı geniş bir haber, Reuters Haber Ajansı’nın dünyaya servis ettiği bir haberle Çin’de geliştirilen Corona aşısına dair Brezilya’daki araştırma sonuçlarını nasıl manipüle ettiğini çeşitli yönleriyle ortaya koydu. (CoronaVac haberlerinde Reuters’e güvenilir mi? Sol-Sağlık, 13.01.2021)

Sol Portal haklı olarak haberin başlığında sormuştu: “Corona Vac haberlerinde Reuters’e güvenilir mi?” Tabii ki güvenilmez ama sadece bu konuda değil ona hiçbir konuda güvenilmez. Reuters Haber Ajansı, benzeri birçok medya organı gibi emperyalizmin ideolojik silahıdır. ABD ve Norveç’te yaşanan söz konusu ölüm olaylarının Çin, Rusya ya da Küba’da üretilmiş aşılar sonrasında ortaya çıktığında kopacak fırtınayı tahmin etmek bile bu ideolojik aygıtların niteliğini ortaya koymak için yeterlidir.

Salgın sürecinin başından beri ortaya koyduğu güçlü pratiklerle, halklar arası dayanışmanın, eşitlik ve özgürlük değerlerinin sembolü konumuna gelen Sosyalist Küba, aşı konusunda da başvurulacak en önemli örnektir. Kelimenin gerçek anlamında bir “halk sağlığı” faaliyetinden söz edilecekse; bunun en gelişkini Sosyalist Küba’da uygulanmaktadır. Küba sadece kendi “halkının sağlığı” konusunda değil, dünya halklarının sağlığının korunması noktasında da kaynaklarını harekete geçirmekte, elini uzatabildiği her coğrafyaya uzatmaktadır.

Küba’ya karşı duyulan emperyalist nefret ve öfkenin gerisinde ülkenin sembolize ettiği bu değerler yatmaktadır. Bilim insanları Küba’da Covid’e karşı Soberana 1-2 ismini taşıyan 2 aşının çalışmalarını yürütüyorlar. 2021’in ilk yarısında aşıların kullanılır hale geleceği tahmin ediliyor. Bunların dışında 2 farklı aşının çalışmaları da devam ediyor. Kübalı bilim insanları geliştirdikleri aşıları halklarla paylaşacaklarını gururla ifade ediyor. Küba sağlık sistemi gerçek bir “halk sağlığı” hedefiyle inşa edildiği ve yürütüldüğü için Küba halkında geliştirilen aşılara karşı herhangi bir “kuşku” bulunmuyor. Neden bulunsun? Çok uzun yıllardır alçakça emperyalist ablukalarla kuşatılan bu ülke salgın sürecinde halkın nasıl korunacağının ve dünya halklarıyla nasıl dayanışma içinde olunacağının en parlak örneklerini sundu. Salgın sürecini ülke çapında 150 ölümle sınırlandırmayı başardı. Kübalı doktorlar bilgi, deneyimlerini başka coğrafyalara taşıdı, halklar için umut oldu.

Bu nedenle dünya halkları ne gerici komplo teorilerine ne gerici aşı karşıtlığına ne de tekelci sermayenin kasalarını doldurmaya hizmet edecek kuşkulu aşılara mahkumdur. Sosyalist Küba’nın halk sağlığı pratiği ve ürettiği aşılar halklara gereksinim duyduğu güvenliği sağlayacaktır. 

Paylaşın