Umut Yazıları

Solda birlik arayışları ve güncel durum: Bugün, yarın, “dün” – Görkem Can

Bundan bir süre önce geçtiğimiz yıl basılan bir kitabın uzunca tanıtımını, hatta özetini hazırlamıştım. Ancak bu süreçte birleşik mücadele konusunda sol içinde yer alan bazı grupların umut veren somut girişimleri nedeniyle yazıyı bir kenara kaldırmıştım. İlgili kitap Oxford Üniversitesi’nde de öğretim görevliliği yapmış olan Mauris S. Ostrowski’nin “Sol Birlik: İlerici Bir İttifak için Manifesto”suydu (orj. Left Unity: Manifesto for a Progressive Alliance). Yazarın amacı, özelde İngiltere’de sağ partilerin genel oyların sola göre daha azını almalarına rağmen sol partilerin ve grupların dağınıklığı ve bölünmüşlüğünün hükümet kurma gibi siyasal iktidar araçlarını sağa kaptırmalarının önüne geçmek; genelde ise dünyada yükselen sağ siyaset ve milliyetçi-muhafazakâr popülist hegemonyaya karşı toplumsal ve siyasal alanda sol iş birliğini ve mücadele ilke ve yöntemlerini ortaya koymaktı. Yazar, bu bağlamda tek bir parti altında birleşilmesini önermek yerine akademiden medyaya, kültür alanından sokak hareketlerine kadar her alanda etkili olabilecek partiler, sendikalar, örgütler, kurum ve kuruluşlar arasında geniş bir ittifak kurulmasının yollarını arıyordu. İngiltere gibi İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlar’a, Yeşiller’e, İskoç, Galli, İrlandalı yurtseverlere kadar genel olarak “sol” içinde tanımlanabilen partilerin oy oranının yüksek olduğu toplumsal dinamikler için uygun olacak parlamenter birlik görüşleri Türkiye gerçekliğinde pek bir anlam ifade edemiyor. Ancak daha genel anlamda amaçlanan sol birlik, yani toplumsal alanda mücadelenin örgütlenip demokratik değerlerin yeniden üretilebileceği her alana nüfuz etme ve farklı siyasal ve toplumsal özneler arasında bir birlik arayışı bizim için de geçerli.

Türkiye gerçekliğinde AKP-MHP milliyetçi-muhafazakâr sağ bloğunun karşısında muhalefet olarak CHP, İyi Parti, Saadet, Deva ve Gelecek’in oluşturduğu resmi olarak ilan edilmemiş bir ittifak var. Bu söz konusu muhalefetin temel hareket noktası olan iktidar bloğunun artık sıkıştığı, güçsüz olduğu, kendi yarattığı cendereden çıkamayacağı, bir sonraki seçimlerde “kesin gittikleri” görüşleri uzunca bir süredir yaygın. Şunu açıkça belirtmek gerekiyor ki Türkiye’de iktidar, bazılarının tekrar eder biçimde iddia ettiği gibi güçsüz değil, oldukça güçlüdür. Örgütlenmesi, siyasal, ekonomik ve toplumsal gücü kendi tarihine kıyasla geçmiş dönemlerinden hiç de geri kalır değildir. Ancak geçmişe kıyasla daha kırılgandır. Tarihte iktidarların güçlü olmalarına rağmen kırılgan oldukları anlar her zaman gözlenmez. Kırılgan olması toplumsal muhalefet için bir fırsat doğuruyor ancak bu fırsatı kazanıma çevirecek bir gücün yokluğu büyük bir problem olarak önümüzde duruyor. Zira toplumsal muhalefeti oluşturacak olan “milyonlar”ın büyük bir bölümü, genişleme umuduyla sürekli sağa yönelen CHP’nin arkasında gitmektedirler. CHP ile birlikte onun ittifak ortakları milliyetçi sağ İyi Parti, milli görüşçü muhafazakâr Saadet Partisi, AKP’den tasfiye edilen liberal ve İslamcı eski siyasilerin kurduğu Deva ve Gelecek partileri, Boğaziçi Direnişine yapılan son şiddet ve gözaltı dalgasına kendi tabanlarından tepkiler yükselene kadar herhangi bir açıklama yapmamakta, sessiz kalmakta ısrar ettiler. Hatta bazılarının gençlik örgütlenmeleri (AGD) alenen Boğaziçi Direnişine karşı eylem düzenlediler. Yani muhalefet kisvesi altındaki ittifak, ülkede en temel hak ve özgürlüklerin orantısız şiddet ve hukuk kıyımıyla karşılaştığı durumlarda bile seslerini çıkarmamakta, çıkardığında da sağın dilini, sağın değerlerini ve endişelerini dile getirerek hareket etmekte ve toplumsal muhalefeti, ona eşlik eden öfke ve arzuyu sürekli pasifize etmeye çalışmaktadırlar. Böylesi bir durumda izlenmesi gereken yol, demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren ilerici toplumsal muhalefetin bir özne olarak siyasal ve toplumsal arenaya çıkmasıdır.

Her zaman dile getirilse de solda birlik, anti-faşist/anti-otoriter demokratik bir cephe, demokratik bir birlik ittifakı fikirleri son dönemde çok daha sık ve daha fazla sayıda kişi tarafından dillendirilmeye başlanmıştı. Birçok kişinin zihninde ve bedeninde birleşen bölük pörçük izlerin bir dışavurumu olan bu dillendirme aslında ülkemizdeki bir eksiklikten, somut bir ihtiyacın artık hayati bir ihtiyaç haline gelmiş olmasından kaynaklanıyordu: Özgürlükçü, demokratik, devrimci sosyalist hareketin bir siyasal özne olamaması, sağ milliyetçi ve muhafazakâr siyasetin yükselişinin artık toplumsal mücadeleye, toplumcu siyasete çıkış yolu tanımayacak duruma gelmesi. Boğaziçi Direnişinin de tüm topluma açıkça gösterdiği gibi bireysel ya da örgütsel olsun, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet mücadelesi veren tüm özneler mevcut siyasal ve toplumsal durumdan, baskı ve şiddetten doğrudan etkilenmekte, en ufak bir hak mücadelesinde devlet şiddetini karşılarında bulmaktadırlar. Devlet, hiçbir fark gözetmeden, her alanda her türlü tahakküm karşıtı tepkiye şiddetle saldırmakta, herhangi bir hak mücadelesinin, adaletsizliğe karşı duruşun, yaşanan sıkıntıların, herhangi bir “aykırı” sesin toplumsal alanda yer bulmasına, farklılıkların ya da huzursuzlukların ifade edilmesine tahammül edememektedir. Yirmi yıllık iktidarlarına rağmen hegemonya krizi yaşayan bu otoriter sağ blok, bu mücadeleleri görünmez kılarak, sesleri baskı, gözaltı ve tutuklamalarla susturacağını sanarak, “aşağı bak”ılmasını emrederek toplumu alternatifsizliğe, umutsuzluğa boğmak, enseleri karartmak istemekte, kendine mecbur etmeye çalışmaktadır.

Şüphesiz ki iktidarın savaş açtığı toplumsal mücadele alanı yapısında birçok çeşitliliği barındırıyor: Emek mücadelesinden kadın hareketine, toplumsal cinsiyet mücadelesinden öğrenci hareketine, çevre ve ekoloji mücadelesinden özgürlük hareketlerine kadar her alanda her gün toplumdaki kaynama gün yüzüne çıkıyor. Bu nedenle her şeyi ve herkesi tek elden yönetmeyi amaçlayan kayyum zihniyetine karşı mücadele eden Boğaziçi öğrencilerini hedef tahtasına oturturken devlet, onları aynı anda “din düşmanı”, “LGBT sapkını” ve “terör örgütü üyesi” ilan ederek aslında kendi uygun gördüğü normlar, sembolize ettiği kimlik ve ideoloji dışında kalan herkese karşı savaş açtığını gösterirken bir yandan da bu mücadelenin diğer mücadelelerle olan ortaklığını gün yüzüne çıkartıyor.

Sol içinde yer alan bazı grupların yaptığı gibi bir birleşik mücadele arayışı ve uğraşına girmeyip tepkinin aşağıdan gelmesi beklenebilirdi ancak tarih bize bunun pek de mümkün olmadığını gösteriyor. Ya da bazılarının düşündüğü gibi tüm devrimci ve demokratik örgütlerin bir parti (“O da bizimki olsun!”) çatısı altında toplanması ümit edilebilir, bu doğrultuda davetler yapılabilirdi. Ancak şu anda sol içinde bulunan hiçbir parti, örgüt ya da grup tüm toplumsal muhalefeti kendi bünyesinde toplayabilecek örgütlülükte, kapsayıcılıkta ve güçte olmadığı gibi kitlelerin kendi çatısı altında ideolojik olarak toplanmasını sağlayacak hegemonyayı kurabilecek stratejik araçlara da sahip değildir. Ayrıca toplumda yer alan sol eğilimler de tek bir çatı altında toplanabilecek karakterde değildirler. Dolayısıyla ilerici bir demokratik, anti-otoriter mücadelenin başarıya ulaşması için farklı grupların kendi öznelliklerini koruyarak ortak amaca yönelik bir işbirliği içinde olduğu, mücadele ve direniş zeminini en yüksek yaratıcılık ve dinamikle ördüğü, toplumsaldan siyasala her alanda mücadeleyi örgütleyip yükselttiği, baskı, şiddet, adaletsizlik, yağma ve yoksulluğa, hor görme ve yok saymaya, sömürü ve ötekileştirmeye karşı dayanışma içinde güçlü biçimde cevap verdiği bir Birleşik Mücadele zorunludur.

Bu zorunluluktan doğan “Birleşik Mücadele Güçleri”nin iktidar ve ortakları için yarattığı korku, birleşik mücadelenin potansiyeliyle doğru orantılıdır ki 4 Şubat 2021’de deklarasyon öncesi ve sonrasında İstanbul Emniyeti’nin Kadıköy’e yığılması, Kadıköy’ün belki de tarihinde gördüğü en büyük polis ablukası, basın açıklaması öncesi yaşanan şiddet ve 61 gözaltı, gözaltı sürecinde uygulanan işkence bunu açıkça ortaya koymuştur. 4 Şubat’ta birleşik mücadelenin tohumu ülkemiz siyasi tarihine birçok kişi ve grubun görmezden gelmesine, İstanbul’un merkezi kaynarken birleşik mücadeleye kulaklarını tıkamalarına rağmen güçlü bir biçimde, ortak iyiye ve özgürlüğe duyulan içten inançla atıldı. Onu büyütüp kök salmasını sağlamak, güzel günler için yeşertmek ancak herkesin ortak çabası ile olacaktır. Hiç kimsenin bu sorumluluktan kaçarak kendi küçük adasının kralı olmaya devam etme lüksü yok.

Paylaşın