Gündem

Bir İtiraz Eritir Korku Dağlarını – Cemal Bozkurt

Güneşin ısıtmakta zorlandığı şu günlerde Boğaziçi’nden yükselen itiraz; pespaye medyanın ablukasına rağmen demir parmaklıkların, soğuk duvarların ardına dek ulaşıp içimizi ısıtıyor. Batıdiyar’ın surlarında yabanıl bir gedik açılmış gibi. Muktedirin tepkilerine yansıyan korkusu, telaşı hayli düşündürücü ve keyif verici.

Elbette ellerinde muazzam tahakküm olanakları var; kıyıcılıkta sınır tanımadıklarını bildiğimiz gibi, biz yabanılların gücü de hayli sınırlı. Dolayısıyla, surdaki gediği (şimdilik) yamalayıp kapatmaları imkânsız değil. Fakat bu, moral bozmamalı. Geriye hiçbir şey kalmasa bile bir itirazın korkuları eriten sıcaklığı yadigar kalacak; orası kesin. Hani Furuğ’un “Kuş ölümlüdür, sen uçmayı hatırla” deyişindeki gibi…


TV ekranlarından ablukayı delip bize kadar ulaşan itirazları, “gocuklu celep”lerin “Yere bak!” diye buyurmaya kalkan bağrışlarını izleyince, itirazın sıcaklığını anımsatan, çok eskilerden bir hadiseyi çağırdı hafızam. Bir kez daha, yalnızca korkunun değil, cesaretin de bulaşıcı olduğu gerçeği kendisini güneşe çıkarmıştı.


Uzun zaman önceydi. 1980’ler, fakat İstanbul’un lüks semtleri için… Aynı zaman diliminde, iki damla yağmurla sokakları çamurlaşan varoşlarda 1960’lar, 70’ler yaşanırdı.


Farklı illerden göç edenlerle kalabalıklaşan böyle bir kenar mahallede on-on iki yaşlarında, her haliyle ürkütücü, baş belası bir çocuk yaşardı. Adı Şinasi’ydi. Kendisinden yaşça büyük ya da küçük olmalarına aldırmadan, rastladığı pek çok çocuğu sırf zevk için dövdüğünden kabus gibi nam salmıştı. Neden böyleydi, bilen yoktu.


Çukura kaçmış gözleri ve bakışları, teni kadar karaydı. İri kıyım bir insan azmanı değildi ama kavgası yaman, acımasızdı. Kötücül karakteriyle tanındığından isminin geçtiği yerde çocuklar mum alevi gibi titrerdi.


Mahallenin merkezinde, merkeze yakın sokaklarında birkaç sümüklü yancısıyla devriye atardı sürekli. Haraçla geçinirdi. Özellikle bayramlarda pusu kurar, janti giyinmiş çocukların harçlıklarla sokağa çıktıklarını iyi bildiğinden yollarını kesip ümüklerine çöker, tek kelime etmeden ceplerindeki, zulalarındaki paraları çekip alırdı. Öyle tehditkar, asık bir suratla, kaşlarını çatarak, bağırıp çağırarak da yapmazdı bunları. Salyalı bir sırtlan gibi pis pis gülümserdi ve ne ilginçtir ki bu sakin, müstehzi görünüşü onu daha ürkütücü kılardı. İçindeki cehennem ateşini vahşi bakışlarıyla hissettirirdi çocuklara.


Günün birinde, normalde pek de uğramadığı ücra sokaklardan birinden geçeceği tuttu yancılarıyla birlikte. Özel bir nedenle oradan geçiyor gibi görünmüyorlardı. Aynı esnada o sokağın çocukları da (üstelik kızlı-erkekli) eğlenceli gürültüler çıkartarak yakar top oynuyorlardı; Şinasi ve kabinesinin sokağa girdiğinden habersiz oyunlarına dalmışlardı; ta ki topları Şinasi’nin ayaklarına yuvarlanana dek… Şinasi’de de bir serseriyi keyiflendirmeye yetecek kadar bol şans vardı hani. Duvarları aşmak, bir evin balkonuna kaçmak, sokağın diğer tarafına savrulmak varken o aptal plastik top gide gide Şinasi’nin perdeli ayaklarını bulmuştu işte.


Zaman durmuştu o an çocuklar için. Bakakaldılar. Kenan Evren gelse tınmayacak çocuklar, üzerlerinde faşist diktatörlük havası estiren Şinasi’yi görünce evvela yerlerinden kımıldayamadılar; sonra, elinde topla yaklaşan Şinasi’ye yol vermek için kaliteli bir fermuar gibi kenarlara çekildiler.
Toptan umudu kesmişlerdi. Şinasi meşhur sustalısını çıkartıp karpuz keser gibi topu dilimleseydi sürpriz olmazdı.


Öyle yapmazdı ama. Dandik plastik topun ağırlığını elinde şöyle bir tarttıktan sonra çocukların bakışları arasında sertçe, düşmanını tekmelercesine keyifle degajladı. Az ötede sokağı kesen, çöp ve atıkla dolu boklu dereye yuvarlandı top. Sümüklü yancılar tükürük saça saça güldüler: “Müthiş bir gol oldu sayın seyirciler…”

Mağdur çocuklar iliklerini kaskatı kesen bu gerilim sahnesinin böyle sonlanmasını içlerine sindirebilirlerdi. Fakat aralarından birisinin deliliği tuttu. Tıknazlığı ve kütük gibi kalın-kısa boynu yüzünden “domuz” lakabıyla çağrılan Bayram, muhtemel yeni bir vukuata yelken açmak üzere yoluna yürüyen Şinasi’nin önünü kesti. Karşı karşıya geldiler. Kısacık Bayram başını kaldırmış, gözlerinden şimşekler çakarak Şinasi’ye horozlanırken Şinasi’de ürkütücü ve küçümseyen gülümsemesiyle ona tepeden bakarak alaya alıyordu. Bayram: “Topumuzu niye dereye attın la!” diye kamçıladı içinden geçenleri ve aniden küçük yumruğunu Şinasi’nin böğrüne sapladı beceriksizce; incecik bir “ıgghh” sesi yankılandı sokakta, Şinasi hafif kıvrıldı. Diğer çocuklar buz kesmiş minik heykelcikler gibi olanları izliyorlardı.

Bayram’ın az sonra başına gelecekler dışında ikisinin arasına girmek, Bayram’a arka çıkmak ya da “annem çağırıyo, bakkala gitcekmişiz” bahaneleriyle ortalıktan sıvışmak akıllarına dahi gelmiyordu: “Şimdi eşek sudan gelinceye kadar Şinasi Bayram’ı döver!”


Nedendir bilinmez, öyle olmadı. Yediği cılız ama beklenmedik yumruğun şaşkınlığını atlattıktan sonra, büzüşmüş dudakları, çatılmış kaşlarıyla halen kendisine kafa tutan Bayram’ı uzun uzun süzüp gülümsedi Şinasi: “Afferin sana!” diye takdir etti. Ardından kedi gibi çevik sıçrayışla dereye inip topu çıkarttı. Bayram’a uzattı.


Şimdi yüzündeki gülümseyiş eskisi kadar ürkütücü görünmüyordu ve arkasını dönüp yancılarıyla yoluna devam ederken Şinasi, çocukların üzerine çökmüş korku bulutlarını da peşinden sürüklüyordu.

Bayram’a, cüssesine aldırmadan Şinasi gibi bir belaya meydan okutan güç neydi acaba? Oysa mahalleden biriydi Bayram ve mahallede herkes kadar tanırdı o belayı. Şinasi’nin kavgada yumruk yerine avucunun içini kullanıp talihsiz hasmının yanaklarını, dudaklarını kan-revan içinde bıraktığını o söylemişti arkadaşlarına.


Çocuklar Bayram’a zaten güvenirlerdi. Fakat bu destansı dikleniş sayesinde Bayram sokaktaki çocukların süper kahramanı gibi anılmaya başlandı. Çocuklar annelerine bu “helal domuz”dan bahsettiler… Anneler çocuklarını dışarıda bu “helal domuz”a emanet ettiler. Güven, kuşatıcı ve örgütleyici en görkemli duyguydu. Bacak kadar boyuyla Bayram arkadaşlarına da o “Yere Bak!”tıran korkaklığa karşı başkaldırarak güven aşılamıştı. Üstelik bu meydan okuma ile kazandığı itibarı ve gücü istismar etmek Bayram’ın aklının ucundan bile geçmemişti.


Fakat Allah için, Şinasi’nin de hakkını teslim etmeli. Demek ki onun belalı ruhunun bir yerinde, hakkını yüreklice arayanlara karşı takdir gösterilmesi gerektiğini söyleyen hakkaniyetli bir yan vardı. Bu nedenle ona “diktatör” sıfatını yakıştırmak fazlasıyla acımasızlık olur. Hele ki şu günlerde şahit olunduğu üzere bir eğitim kurumunun idaresini tayin etmek gibi çok da hayati olmayan bir gündemde bu ceberrutluğa sarılıp talebeler üzerinde “Yere Bak!”tırma onursuzluğunu dayatan tahakkümcü muktediri düşününce, Şinasi ve onun gibiler gümüş bir Themis heykeli gibi ışıldıyor.
Şinasi, çocukların ruhunda inşa ettiği korkudan güç alıyordu. İtiraz duygusu henüz kaynağındayken bastırılmıştı. Bir çeşit “kararsız denge” oluşturduğu söylenebilir. Öncü, yani Bayram bu dengeyi, sindirilmiş çocuklar lehine bozdu. Bazen küçük bir itirazın bile, rüzgarın yönünü değiştirebileceğini, korku dağlarını eritebileceğini göstermişti. Tıpkı Gezi’deki gibi.

Bugün Boğaziçi’nde yaşananlar kendi başına bütün gidişatı tersine çevirmeye muktedir olmayabilir. Bu nedenle ona olağanüstü anlamlar atfedip ikonikleştirmek de yanlıştır. Fakat yine de çok değerlidir. Yığınlara, kötücül ruhlu tahakküm zebanileri kadar bu hayatın “Yere Bak!”mayı reddedip başını kaldıran Bayramlar doğurduğunu yeniden, sıcak bir somun ekmek gibi hatırlattığı için değerlidir. Eritilmesi gereken nice korku dağlarına yüklenirken bu cüreti taşımaya her daim ihtiyaç olacak.

Paylaşın