Umut Yazıları

Umut Editörden – Güncel Politik Durum (2)

Bu sırada bölge ve küresel dengeler

Biden’ın iş başına gelmesiyle birlikte Amerikan yönetiminin AKP’yle çelişik tutumları itibariyle Türkiye ve Kürdistan’daki politik avantajların özellikle Kürt özgürlük hareketinden yana olacağına dair bir beklenti oluşmuştu. Oysa bu bir yanılgıydı. Zaten AKP-MHP sömürgeci faşizminin politik hegemonya yenilemek için ihtiyaç duyduğu savaş hamlesini Libya ya da Suriye’de değil de askeri açıdan daha zor olmasına karşın MSA’da seçmesi, aslında aralarındaki bütün gerilimlere karşın uluslararası emperyalizmin PKK’yi tasfiye etme planının icazetine sığınabilmek içindi. Başarılı olamadı; şimdi bunun da yükünü taşıyacak.

Transatlantik ittifakın bölge politikası İran’a karşı sünni Arap destekli bir Türk-Kürt cephesi kurmak olduğu için Amerika, seçimlerden sonra hem RTE-AKP’yi sıkıştırmayı hem de Rojava’da Trump zamanında zayıflayan varlığını güçlendirmeye çalışıyor. Bu güçlendirmeyi Irak’ta meclis tarafından alınan tasfiye kararı nedeniyle oradan çektiği güçlere yeni yerleşim sağlamak için de uygulamaya sokuyor. Bu yılın başından beri dokuz Amerikan askeri konvoyunun Rojava’ya geçtiği söyleniyor.

Bununla birlikte Biden’ın bölge ve hatta küresel politikalarının Trump’ın politikalarını takip edeceği de hızla ortaya çıkmaya başladı. Örneğin Amerika’nın bölge koalisyonundaki danışmanı William Robak, Irak’ta yaptığı toplantıda Rojava’da Kürt siyasal alanına statü kazandırma politikalarının olmadığını söyledi. Bunun, Amerika’nın Barzani ve TC ile ilişkilerini koruyabilmesi için gerekli bir yaklaşım olduğu açıktır. Bu durumda Rojava’da QSD’nin desteklenmesi , tam da Trump vekili James Jeffrey’in dediği gibi bölgeyi Ruslar için bir cehenneme çevirmek için sürdürülecekti.

Ancak bölgeye de giderek yansıyan kimi küresel denge kaymaları itibariyle, rejimle ilişkilerde Ruslardan istediği desteği alamayan, Amerika ve gerici Arap rejimleriyle Arap Nato’su bağlamında ilişkilenmeyi öne çıkaran kimi Rojava yöneticileri ve liberal Kürt siyasetçileri yakın gelecekte yeniden hayal kırıklıkları yaşayabilir, çünkü Rusya, Navalny olayıyla açığa çıktığı üzere, batıyla ilişkilerini zayıflattığı ölçüde bölge politikalarında korumaya çalıştığı detanta da artık eskisi gibi özenle yaklaşmayacağının işaretlerini veriyor.

Suriye’de rejim güçleriyle birlikte İdlib tatbikatı, Hint okyanusunda İran’la birlikte deniz tatbikatı düzenliyor. Daha da önemlisi, İsrail’e 2018 yılı Zafer günü kutlamalarında özel itibar göstermesi  ve aynı yıl Rus savaş uçağının düşmesine neden olmasına karşın Suriye’ye yönelik hava saldırılarına tepkisiz kalması nedeniyle muhaliflerince siyonist olmakla suçlanan Putin yönetimi, son zamanlarda FKÖ-Hamas dengesi, El Fetih içi çelişkiler ve İsrail-Filistin arasında denge politikalarını devreye sokmuş durumda.

Kuşkusuz ki bölgenin en karmaşık konusuna el atan Rusya’nın Suriye politikasında da insiyatif ve ağırlığını artıracağı düşünülmelidir. Bölgeden gelen haberler itibariyle Rusya’nın, geçtiğimiz ay sonu rejim güçleriyle QSD arasındaki çatışmayı barışa bağlaması ve bu diyaloğu daha ileri çapta bölgesel işbirliğine doğru yönlendirmesi bu yeni yönelimin bir yansıması olmalıdır.

Rusya, geçtiğimiz yıllarda uluslararası politikalarda ABD’yi ve AB’yi fazla rahatsız etmemeye özel bir dikkat göstermekteydi. Küresel politikada Amerikan hegemonyasının giderek düşüşüne paralel olarak kendi Avrasya politikasını Almanya’nın Ost Politik (Doğu Politikası)’iyle  eklemlemek düşüncesinde idi.

Ancak uluslararası emperyalizmin yeniden yapılandırılmasında Almanya’nın amiral gemisine oturtulma projesi Trump’ın seçimi kaybetmesiyle yeniden Transatlantik ilişkisine ama bu ilişkinin Alman merkezli yeniden örgütlenmesine geçildi. Daha Trump gitmeden Demokrat Biden etrafında toplanan eski neocon kadrolar önümüzdeki dönemde Rusya’ya karşı saldırgan bir politika izlemek gerektiğini anca ifade etmişlerdi ki, Navalny olayı patladı. Arkasından Belarus’ta renkli Soros karşı devrimi, Azerbeycan Ermenistan savaşı, Kırgızistan krizi peşpeşe geldi. Almanya bütün bu süreçlerde Rusya’ya karşı Amerikan operasyonlarının yanında oldu.

Nihayetinde geçtiğimiz Eylül ayında Rusya’nın Davos’u diyebileceğimiz Valday konferansında Putin, Almanya’nın güvenilir bir partner olmadığını, bağlantıyı sadece mevcut iktisadi ilişkiler bazında yürütmenin daha geçerli olacağını açıkladı. Aynı günlerde Lavrov, Rus basınına verdiği röportajda Batı’nın Rusya’ya karşı saygısız ve düşmanca yaklaştığını, bundan böyle bu ilişkiyi taşımayacaklarını ve aynı düzeyde karşılık vereceklerini bildirdi.

Bu gerginlik içinde Almanya, Amerikalıların karşı basıncına karşın hem Kuzey Akımı 2 projesine devam etme kararı aldı hem de Çin’le güçlü bir ticari anlaşma yaptı. Ardından da, gelecek Eylül’de başbakanlığı bırakacak olan Merkel’in yerine iktidar partisi CDU’yu kimin yöneteceğine dair kongreye gidildi. Ünlü yeni dönem sermaye yapılanması olan Black Rock’ın eski yöneticisi ve Avrupa temsilcisi olan Friedrich Merz’e karşı Merkel’in desteklediği aday Armin Lachet parti başkanı oldu.

Bunlar Amerikan hegemonyasının dağılıp yenisinin Alman merkezli kurulmasının başlangıç aşamalarıydı. Almanya bir taraftan kendi hegemonyasını güçlendirecek ekonomik ve siyasal önlemleri alıyordu, diğer taraftan da Rusya’ya karşı Navalny operasyonları üzerinden düşmanlığını kurumsallaştırmaya çalışıyordu.

Rus gizli servisince zehirlendiği iddiasına rağmen Avrupa’ya çıkmasına izin verilen Navalny yeniden Rusya’ya döndü ve tutuklandı. Görece büyük gösteriler oldu ama polis baskısıyla söndürüldü. Bu arada Belarus kalkışmasının kadrolarıyla bir Rus sürgün hükümeti kurma tuhaflığı yaşandı. Rus istihbaratı, “Putin’in Sarayı” gibi videolarla Navalny’nin vekalet savaşını yürüten Leonid Volkov’la, AB, İngiliz ve ABD yetkililer arasında toplantı yapıldığı bilgisi geçince Rusya’nın ünlü dışişleri sözcüsü Zaharova bunun bir Nato toplantısı olduğunu ve Navalny ekibinin de “Nato’nun etki ajanları” olduğunu ilan etti.

Bu gelişmeler Lavrov’un, geçtiğimiz Eylül’de “Batı”ya ilişkin ifade ettiği düşüncelerini daha güçlü ifade etmesine yol açıt. Rusya artık Avrupa’yla bağları koparmaya hazırdı. O kadar ki, AB dışişleri Borell, Avrupa üstünlüğünde bir Rus dengesi kurmak için Rusya’ya gidip Navalny’nin serbest bırakılmasını istediği sırada üç Avrupa diplomatı Rusya’dan kovuluyordu. Görüşmede Rusya’nın muhalefete uyguladığı polis zorunu sorun olarak ileri süren Borell’e Avrupa’daki polis uygulamaları gösterilince, bu konuda Batı’nın da ölçülü olması gerektiğini söylemek zorunda kaldı.

Borell geri dönmek için daha uçuyorken, Amerika ve Avrupa merkezlerinden istifa çağrıları gelmeye başlamıştı bile. İnince Rusya’ya karşı saldırgan üslubunu yeniden yükseltmekte hiç de geç kalmadı.

Emperyalist Batı’nın Doğu ülkeleriyle ilişkilerinde içine düştüğü türbülans sadece Rusya-AB ilişkilerinde görülmedi. DSÖ’nün Çin’e gönderdiği heyetin Pekin’de yaptığı açıklamalar üzerine hem heyetin açıklamalarında hem de Amerika’nın heyet raporlarına karşı tavrı da ortaya tam bir karmaşa çıkardı.

Geçtiğimiz yılın ilk aylarında emperyalist burjuvazi, Covid-19 salgınının Çin-Wuhan’dan çıktığı yaygarasıyla ağırlıklı bir politik hegemonya oluşturmuştu. Ancak geçen zaman içinde özellikle kilitlenme uygulamaları üzerinden ülkeler arasında görülen farklılıklar dünya halklarında uyanışa ve  protestolara yol açtı. Covid-19’un kökeni, nasıl ortaya çıktığı bulunamıyordu. Bu aynı zamanda aşı savaşlarının da konusuydu.

DSÖ, Amerika’nın örgütten çıkması üzerine Çin’in özel bir yakınlık kurmasından yararlanarak güçlü bir heyet tarafından denetlenmeye imkan tanıdı. Yoğun incelemeler sonrasında heyet, özellikle Trump’ın dışişleri bakanı Pompei’nin ileri sürdüğü gibi virüsün Wuhan’daki askeri laboratuvardan sızmasının zor olduğu değerlendirmesini ifade etti. Keza, virüsün nasıl oluştuğuna dair herhangi bir bulguya da sahip olmadıklarını belirtti. Çin’in araştırmalarında kendilerine yeterince yardımcı olduğunu da söylediler. Dönüşte New York Times tarafından Çin’in görüşlerini aktarmakla suçlandılar ve ardından heyet bir taraftan kendini savunurken diğer taraftan Çin’in yüzbinlerce kan örneğini kendilerine vermesi gerektiğini, haliyle öncesinin de olabileceğini anıştıran ve keza haliyle Çin’in DSÖ’yü geç bilgilendirdiği tezine güç verecek şekilde Aralık ayında ortalığın virüs kaynadığını söylediler.

Bütün bunlar gösterdi ki Covid-19 politik operasyonel bir araçtı. Zaten ÇKP yönetimindeki Global Times dergisi, daha heyet incelemelerini yapıyorken bile diplomatik dille heyetin çalışmalarını överken satır arasında Wuhan’da salgınla ünlenen hayvan pazarının yakınındaki bir otelin de incelenmesini öneriyordu. 2019 Ekimi’nde Wuhan’da yapılan askeri olimpiyatlar sırasında Amerikan takımı bu otelde kalmıştı. Ve Çin dışişleri sözcüsü daha pandemi ilan edilir edilmez Amerika’nın dünyaya bir açıklama borçlu olduğunu bu nedenle istemişti. Çin, bu talebini heyet incelemelerinden sonra yeniden belirtti. Ayrıca, kendisinin saptadığı üzere Çin’den önce virüsün görüldüğü dünyanın bir çok ülkesinde ve özellikle Amerika’da da bu incelemelerin yapılmasını gündeme getirdi.

Salgın krizinin politik bir süreç olarak devam etmekte olduğunu salt bu gelişmeler göstermiyor. Zengin ülkelerin el koydukları aşı stokları Afrika başta olmak üzere yoksul ülkeleri salgınla kıvrandırırken bütün egemenliklerine karşın emperyalist metropoller de salgının kıskacından bir türlü çıkamıyorlar.

Avrupa’nın aşı yetersizliği salt politik kuşatma nedeniyle Rus Sputnik V aşısı almaya yanaşmamaktan kaynaklandığını  AB başkanı von Leyer, “üzülerek” açıklamak zorunda kaldı. AB’nin esas aldığı Alman-Amerikan Pfizer-BioNTech aşısı hem üretim sorunları nedeniyle hem de yol açtığı sorunlar nedeniyle özellikle Almanya’yı dünyanın en geri aşılanma oranlarıyla yüzyüze bırakmış durumda. Ve bu arada elbette virüs de boş durmuyor. Türü ve mutasyonlarıyla salgın belasının daha uzun bir süre insanlığın yaşamı içinde kalacağı artık genel kabul görmeye başlandı.

Salgınla mücadelenin maske, eldiven, hijyen, aşı ve kilitlenmeyle başarılamayacağı, bunların yanı sıra toplumsal bir eyleyiş, örgütlenme gerektirdiğini Çin, Vietnam, Kore, Küba gibi sosyalist ülkelerde salgın etkisinin sıfıra yakın ölçekte kontrol altında tutulabilmesinden anlaşılmaktadır.

Zaten bu yüzden Covid-19 eksenli dijital Davos’ta Putin ve Xi, Schwab’ın insanlığı “sıfırlama” projesine karşı daha halkçı ve dayanışmacı modeller önerdi.

Bu yaklaşım, bugüne emperyalizmin sağlık kriterleriyle muhalefet olsun diye kilitlenme diye tutturan TTB’nin, iktidarın aşırı kilitlenme uygulamalarıyla da bir sonuç alamadığını görünce, salt tedbirle olmuyor, sosyalizasyon da gerekli diye bir söyleme geçmek zorunda kalması bütün liberal sol ve küçük burjuva aydınları uyarıcı olmalıdır.

TTB’nin aradığı sosyalizasyon elbette haramilikte ve talanda sınır tanımayan bir burjuva iktidarda sağlanamaz. Sonuç, salgınla mücadelenin doğru yönteminin de devrimde olduğudur.

Zaten Hindistan’dan Boğaziçi’ne, Yunanistan’dan Fransa ve Şili’ye kadar dünyanın devrimci damarları salgın ve iktisadi krizin ortaya çıkardığı birleşik kaosa karşı giderek daha büyük ölçekte ve giderek daha büyük şiddette kabarıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) dünyada işsizliğin 150 milyona çıkacağını söylüyor. İngiltere’nin 1709’dan beri en kötü duruma düştüğü yazılıyor. Bunlar çok büyük, çok değiştirici rakamlar.

Bu koşulların çıkardığı karşılıklı güç bloklaşması giderek daha belirgin hale geliyor. Ukrayna-Donbass’tan Basra körfezine çekilen bir hattın bu güç blokları arasındaki sınırı oluşturduğu söylenebilir. Sınırın doğu tarafı şimdilik askeri ve psikolojik üstünlüğün sahibi. Rusya AB’ye karşı takındığı tavırla bu üstünlüğü gösteriyor. Hipersonik silah kapasitesiyle rakipsiz durumda. Kullandığı uluslararası insiyatifi dengeden bir tık kendine doğru kaydırmış vaziyette. Çin, keza Güney Çin denizinde gemilerini Amerikan donanmasının üstüne sürebiliyor, AB ile yaptığı ticari anlaşmaları Asya ülkeleriyle (RPEC) yaptığı anlaşmayla tahkim ediyor. Daha ötesi 17+1 formatıyla Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle şimdiden 100 milyar doları aşan bir ticaret kapasitesini yeniden yükseltip yapılandırıyor.İran, nükleer anlaşmayı yenileme koşulunu Amerikan yaptırımları konusuna bağlayarak şimdiden uranyum metalini üretmiş bir şekilde kendini azarlamaya kalkan Almanya, Fransa ve İngiltere’yi E3 koduyla etkisiz ilan ediyor.

Karşı blok da çok hareketli durumda. Anglo siyonist kadroların bütünüyle yetkilendikleri bir yönetim yapısıyla Amerika, Tayvan’a, Güney Çin Denizine, Karadeniz’e donanmalar, İran etrafına ağır bombardıman uçakları yolluyor. Çin’e karşı özel savaş gücü hazırlıyor. Almanya Nato’ya 53 milyar, kendine 48 milyar silahlanma bütçesi oluşturuyor. Daha evvel Rusya, Çin, ABD ve İran’ın oluşturdukları 10 bin kişilik bir biosavaş gücü oluşturuyor. Ardından hemen bir on bin daha devreye sokmak için hazırlıklar yapıyor.

Bütün bu silahlanma süreçlerinin nihai olarak bildiğimiz klasik bir topyekün dünya savaşına varması pek beklenmemelidir. Böyle bir savaş sonrasında bütün dünyanın bir Mad Max dünyasına dönüşeceğini herkes biliyor. Bu nedenle, vekalet savaşları, hibrid savaşlar gibi tarzlarla, ulusal devlet etiketinin örtük ya da önemsiz kılındığı şirket savaşlarıyla çelişkinin topyekün bir savaşa varmasının önüne geçmenin önlemleri şimdiden alınmış durumdadır. Bir diğer taraftan gündemdeki topyekün savaşın tayin edici araçlarının hipersonik silahlar olduğu ve bu silahların kullanımında emperyalizmin zayıf, Rusya’nın ise savunmacı kaldığı koşullarda topyekün bir savaş uzak bir ihtimal gibi görünmektedir. Ama bunun yerine tarafların birbirlerinin yerel egemenliklerine doğru el atma savaşları hem sürecin yeniden paylaşım karakterine uygundur hem de klasik soğuk savaşın yerellerde bir topyekün savaş sıcaklığında geçme potansiyelini bizlere göstermektedir.

Bu gerilim kurgusunun boşalma alanının yukarıda tarif etmeye çalıştığımız haliyle ortaya çıkan, Donbass’tan Basra’ya uzanan doğu-batı ekseni olacağı açıktır.

Emperyalizm, Ukrayna’yı Nato’ya katmaya çalışmanın bir savaş nedeni olabileceğini bildiği halde bu politikadan vazgeçmiyor. Ukrayna ordusunu Donbass’a saldırmak üzere Nato esaslarına göre örgütleyip eğitirlerken Putin bütün desteğimizle Donbass’ın arkasındayız, diyor.

Hattın güneyinde Mukteda Sadr İsrail-Arap anlaşmasını tanımayız derken Irak siyasal coğrafyasında Amerikan üslerine artık Başur’da bile roketler atılmaya başlanmış durumdadır.

Ve hattın tam ortasında Türkiye… Emperyalizmin bölgedeki temel derdi İran ve arkasındaki coğrafyaya sarkmak olduğunda Türkiye, Balkan’lardan Rusya’ya, Akdeniz’den Körfez’e kadar dünyanın en düğümlü sahasını menziline alan bir cehennem karargahı durumundadır. Bu jeo stratejik nedenle RTE gibi bir lümpen burjuva kimsenin kendisini istemediği yerde herkesin desteğiyle ayakta kalabiliyor.

Büyük Sıfırlama’nın terminolojisiyle ifade edecek olursak, bu eksende, özellikle Ortadoğu’da birbiriyle kesişen bir çok nedenin ortaya çıkardığı jeo politik istikrarsızlıkta belirleyici öğe emperyalist Batı’nın Doğu’ya yayılma politikaları sonucunda sürekli yenilenen yeni denge hali olacaktır. Bu istikrarsızlığın hızlı ve etkin aydınlatıcılığında proletarya ve halklar gerçeğinin sentezine teorik ve pratik olarak vakıf olan devrimci komünizmin tarihsel bir rol oynaması deterministik bir akıştır.

Türkiye devrimi ve Türkiye proletaryası tarihin bu düğümünü çözmeye çağrılıdır.

Birleşik devrim bu eylemin kılıcı olacaktır.

***

Yazının ilk bölümü;

Gerici faşist diktatörlüğün eş başkanlarının ev ziyaretlerinde planladıkları büylük bir ihtimalle sadece hızla sürüklendikleri seçim atmosferinden hangi sahtekarca düzenlemelerle çıkabilecekleri değildi. Çünkü ne yaparlarsa yapsınlar bir kere seçim düzlemine girerlerse oradan büyük bir kayıpla çıkacaklarını biliyorlardı. Her şeyden önce, 2002’de kendilerini iktidara taşıyan uluslararası emperyalizmin artık onlardan bıktığını ve sıranın, 2002’de göreve pazarlanırken Türk-Amerikan “İş” Konseyi yöneticisi Cüneyt Zapsu’nun Bush’a AKP iktidarı adına güvence vermek için söylediği gibi, “işi bitince kubura süpürülme”ye geldiğini görüyorlar. Para muslukları kapatıldıkça harami grupları her gün bir kavgayla gündeme geliyorlar. Damat, pelikanlar derken dün de kontr gerilla “gazeteci”si Fuat Uğur ve muhtemelen bağlı olduğu ekip de sepetlendi, yağma sofrasından.

Parayla beslenemeyince yandaşlık saltanatı hızla erimeye başladı. Kamuoyu anketleri bu erimeyi günlük olarak veriyor. RTE iktidarının oy oranı hızla %40’ların altına doğru iniyor.

Merkez Bankası’nın hem uluslararası finans kapitali hem onun Türkiye örgütlenmesi olarak TÜSİAD’ı memnun eden kontrollü politikalarına karşın, ülke yıllık 120 milyar dolarlık borç yükünü döndüremiyor. 2020 yının cari açığı 40 milyar civarında gerçekleşti. İşsizlik, pahalılık, açlık ve sefalet artık toplumu aile intiharlarına zorluyor. İşçi direnişleri küçük ama yaygın bir şekilde seyrediyor. Boğaziçi direnişi AKP-MHP faşizmini Gezi kabuslarına sürüklüyor ve saldırganlaştırıyor.

Bununla birlikte, iktidar, hergün en akıl almaz gerekçelerle uygulamaya soktukları gerici-faşist zorbalıkların toplum muhalefetini sindiremediğini de görüyorlar. Boğaziçi eylemleri zayıf, güçlü Türkiye’nin dört bir yanında hala sürüyor. Boğaziçili akademisyenler kar-kış dinlemeden kayyum rektöre sırtlarını dönmeye devam ediyorlar.

Bu durumda Saray diktatörlüğünün ayakta kalabilmesi için yapılacak biricik hamlenin  HDP’yi seçim dışı bırakmak olduğu kolayca ortaya çıkmış durumdadır. Gerici faşist diktatörlüğün Gare saldırısının bu planlama dahilinde gündeme getirildiği, operasyonun başarısızlığı karşısında ağızlarından akıttıkları ırkçı salyalardan anlaşılıyor. RTE’den Bahçeli’ye, Altun’dan Soylu’ya gerici faşist diktatörlüğün bütün politik aktörleri Gare’de döktükleri kanı HDP üzerine tahvil edip demokratik Kürt muhalefetini bir kez daha siyasal soykırıma uğratmaya yöneliyorlar. Özgürlükçü Kürt siyasetinin 40 ilde 718 kadrosunun göz altına alındığını yazıyor gazeteler. Siz bu satırları okurken belki de bu rakam bine doğru yaklaşmış olacak.

AKP-MHP faşizmi, geçtiğimiz yerel seçimlerden çıkardığı sonuç üzerinden HDP’yi etkisizleştirirse karşısındaki CHP-İP’li millet ittifakının güçten düşeceğini hesaplıyor.

Yokuş aşağı yuvarlanmakta olan Saray faşizmi burada hesap hatası yapmaktan kurtulamıyor. CHP’nin ve başkanı Kılıçdaroğlu’nun tam bir yandaş muhalefet tarzıyla Türkiyeli ve Kürt halk muhalefetinin doğrudan Saray’a yürümesinin önündeki barikat olduğunu içine düştükleri “yönetememe” çaresizliği içinde görmezden gelmeyi tercih ediyor.

HDP’nin düzen siyaseti içindeki etkisi daraldıkça yoksul Kürt halkının kararlılıkla sürdürdüğü demokratik Kürt muhalefeti liberal yönlendirmelerden sıyrılarak Kürt devriminin öncülüğünde dördüncü stratejik dönemin devrimci halk savaşı rotasına daha güçlü bir şekilde yönelecektir. Bu yönelme, Türkiye metropollerinde giderek istikrar kazanan fiili ve kitlesel toplum muhalefetiyle yanyana gelerek Birleşik Mücadele’yi ve onun devrim yürüyüşünü güçlendirecektir. Artık sürecin yönü bu doğrultudadır.

Gare operasyonu, Afrin işgalinden beri Kürt özgürlük hareketinin politik daralmalarda öne çıkardığı “ulusal birlik” arayışlarına da net ve somut bir cevap üretmiş durumdadır. Dört parçadaki Kürt ulusununun işbirlikçi burjuva kanadının temsilcisi olarak KDP, Gare saldırısında somutça ortaya çıktığı gibi Türk sömürgeciliğinin PKK’ye yönelik saldırılarına yatakçılık ve destek sağlamıştır. Aynı karşı devrimci tutum Şengal’de, Mahmur’da ve ENKS üzerinden Rojava’da da geçerlidir. Özgür ve demokratik sosyalist bir toplum projesi taşıyan Kürt özgürlük hareketi ve halk sınıfları artık KDP gibi sömürge işbirlikçisi ve emperyalizm taşeronu bir sınıf ve onun partisiyle aynı yolu yürüyemez. Ve bugüne kadar da aynı yolu yürüyememelerinden de anlaşılacağı gibi özgürlükçü Kürt ulusal birliği zaten PKK önderlikli KCK yapısı ve bayrağı altında sağlanmış durumdadır. Bu gerçek  PKK’nin dört parçanın birbirine uyumlu siyasetinde Bakur’a devrimci halk savaşı politikalarıyla yönelme kararlarına daha güçlü bir geçerlilik, daha tarihsel bir doğruluk katmaktadır.

Artık Türkiye ve Bakur’un proletarya ve ezilen sınıfları RTE’nin liberal burjuvaziyi, küçük burjuva demokratları bir kere daha “yetmez ama evet” oltasına takmak için ortaya attığı Yeni Anayasa projesinden hiç bir şey beklememektedirler. Çözüm masalarının devrilmesine, siyasi soykırımla seçilmiş vekillerin, parti yöneticilerinin, seçilmiş yerel yöneticilerin ve kadroların zindanlara doldurulmasına, öz yönetim talebine karşı yoğun devlet katliamı yaşanmasına, Rojava’nın işgale ve gerici çete talanına mahkum edilmesine, Medya Savunma Alanları, Şengal, Mahmur sürekli saldırı ve işgal tehdidi altında tutulmasına karşın hala RTE-Bahçeli anayasasından, içeriği bir görelim bakalım diye umut besleyen HDP liberal yönetimine rağmen Kürt halk muhalefeti daha kararlı ve daha inançla PKK’ye ve onun önderliğindeki KCK’ye sarılacaktır.

CHP itibariyle metropol proletaryası ve ezilen sınıfları için de aynı şey geçerlidir: bugüne kadar “yanlış ama …” deyip vekil dokunulmazlıklardan işgal politikalarına kadar hepsini onaylayan CHP ve Kılıçdaroğlu’nun yeni anayasa için “laikliği kaldıracaklarını sanmam, hele bir kendi aralarında anlaşsınlar” demesinden bellidir ki CHP ve Kılıçdaroğlu RTE’nin peşinden gitmeye şimdiden karar vermiş durumdadır. Dönemin İngiliz başbakanı Tony Blair, Irak işgalinden itibaren bütün bölge politikalarında Amerika’yı destekleyince İngiltere muhalefeti Blair için “Bush’un finosu” tanımlamasını yakıştırmıştı. Benzer hukukta, Kılıçdaroğlu’na da “Tayyip’in finosu” demekte hiçbir yanlışlık yoktur. Gare operasyonu artık Kürt halk muhalefetini hem liberallerin hem de CHP’nin oyalamalarından iyice uzaklaştırmış olmalıdır.

Bu koşullar devrimin birleşik öncüsü için oldukça önemli ve olumludur. Birleşik mücadele, bu olumluluğu halk sınıfları nezdinde somut politikalara ve kazanımlara çevirmeyi başarmalıdır.

Paylaşın