Emek - Sermaye, Gündem, Umut Yazıları

Bir tatsızlık çıksın isterim! – Temel Sağlam

Başlıktaki tatsızlık arzusu ne hamasetten ne de marazi bir kargaşa merakından! Açıklayalım.

Bu satırların yazıldığı saatlerde Kadıköy Belediyesi işçilerinin grevi, Genel-İş Sendikasının Genel Merkezi ve belediye işbirliğiyle bir oldu-bittiye getirilerek bitirilmeye çalışılıyor, şube ve üye işçiler ise satış sözleşmesini boşa düşürmek üzere güçlü bir eylem çağrısı yapıyordu.

Senaryo son kırk yılda ülkede meydana gelen sınıf mücadeleleri göz önünde bulundurulunca oldukça tanıdık. Belki özgün bir yanı, grevin iktidar partisinin değil de burjuva muhalefet partisinin yönettiği bir belediyede gerçekleşiyor olması. Bu durum, burjuva muhalefet ve oportünist sol arasındaki -seçim sürecinde artık bir koalisyona dönüşen- işbirliğini de zorluyor. Böyle zamanlarda, dikiş yerleri tel tel sökülüyor ve resim oldukça berrak bir görüntü kazanıyor.

Burjuva muhalefetiyse zaten oldukça pervasız. İşçilerin ne şımarıklığı kalıyor ne halk sağlığını tehlikeye atmaları. İşçilerin talebini, başı sonu belirsiz tamlamalarla, ‘haksız yaşam standardı artış talebi’ olarak görenler de cabası. “Burnunun ucunu görse şalgam diye ısıracak” burjuva aydınları, bu oldu-bittiye çanak tutmak için sıraya girmiş.

Oldu-bittiye kılıf bulmak kolaydır! Büyük Madenci Yürüyüşü’nü, Tekel’i, Metal Fırtına’yı düşününce son kırk yılda çok sayıda kalıp birikmiştir dağarcıkta; “zor koşullar altında ‘iyi bile’ alınmıştır”, “bu pazarlığı hangi koşullar altında yaptıklarından haberimiz var mıdır”, “ne güzel işte, anlaşma yapılmış, iş barışı sağlanmıştır” … Sağlanır tabi ama “hak gelip de batıl zail olduğundan değil” de çalışanların evine girecek ekmek, süt ve kitaba ayrılması gereken bütçe ya patronların kasasına ya da silah harcamalarına ayrılacağından sağlanır. Aslında işçilere artık öncekinden biraz daha az yiyin, az ısının, az giyinin, az okuyun, çok da sesinizi çıkarmayın denmektedir. “Elbette böyle demek ayıp olduğundan; ‘konsensus sağlandı’, ‘iş barışı yakalandı’, ‘demokrasiye döndük’ veya ‘aklı selim kazandı’ denir.”

Saldırı

Son kırk yılda ülkedeki çalışma standartlarının kötüleşmesine dair çok sayıda veriyle bu tespit doğrulanabilir. Hızlıca birkaçına bakalım. 12 Eylül’ü takiben çalışma ilişkilerinin düzensizleşmesiyle enformel sektör ciddi bir genişleme yaşadı. ‘İhracata dayalı kalkınma ve sanayileşme’ sloganı, özünde -elde satacak başka şey olmayınca- ‘Türkiye burjuvazisinin yabancı pazarlarda rekabetçi hale gelebilmesinin tek yolu ucuz işgücünden geçiyor’ anlamına geliyordu. Bu çerçevede son kırk yılda çok sayıda taşeron ve kayıt dışı iş oluştu. Kadrolu, sigortalı, sendikalı, güvenceli iş bulmak, artık espri malzemesi olacak kadar ciddi bir ayrıcalık halini aldı. Yarı zamanlı çalışma, evden çalışma, çağrı üzerine çalışma gibi çok sayıda güvencesiz çalışma formu oluştu ve zaman içinde yasal bir form kazandı. Kayıt dışında yaşanan bu büyüme, işçi sınıfının daha güvenceli katmanlarının sahip olduğu ayrıcalıkların da tasfiye edilmesine dayanak oldu. Popüler deyimle işçiler varlıkta değil de yoklukta eşitlenmiş oldu.

AKP iktidarı, 12 Eylül’ün ekonomik programını uygulama konusunda çok daha kararlı bir tutum benimsedi. Bu dönemde özellikle 2003 yılında kanunlaşan İş Yasası, 2008 krizinin ardından yürürlüğe giren İstihdam Strateji Belgesi ve yakın zamanda pandeminin ardından yürürlüğe giren kısa çalışma ve ücretsiz izin vb. uygulamalar söz konusu yönelişin taşıyıcı kolonları oldu. Örneğin Theo Nichols ve Nadir Suğur, 2000’lerin başında TOFAŞ, Honda, Arçelik gibi fabrikalarda yaptıkları saha çalışmasının ardından buralarda çalışan işçilerin kadrolu, tam zamanlı, sendikalı ve görece iyi ücretlere sahip işçiler oldukları tespitini yapıyor ve TOFAŞ’ta beş yıldır çalışan bir işçinin asgari ücretin dört katı, öğretmen ve polislerden %50 fazla ve hemşirelerin de iki katı maaş aldıklarını not ediyorlardı (Nichols & Suğur; Global İşletme, Yerel Emek). 2000’lerin başında yurt dışında çalışmayla kıyaslanan bu koşullar, Metal Fırtına’nın gerçekleştiği 2015’e gelindiğinde sekiz yıllık deneyime sahip bir TOFAŞ işçisi için tüm ödemeler dahil asgari ücretin iki katına, sadece maaş baz alındığında ise asgari ücretin 1.4 katına düşmüştü (Metal işçileri ayakta – bir Tofaş işçisi anlatıyor; Emek ve Adalet Platformu).

Kısacası, Türkiye’de emeği baskılama çabasının ürünü olarak formel çalışma ilişkilerinde akdedilen sözleşmeler zaman içinde enformel çalışma standartlarını yansıtmaya başladı. Devlet aynı koşullarla formel çalışmayı teşvik edip destekler sağladı. Her ne kadar ölçülmesi zor bir alan olsa da enformel çalışmanın istihdamdaki payının 2000’lerde %50,6 iken 2016’da %33,4’e gerilediği ifade ediliyor. Zira, güvencesiz çalışmak artık ayrı bir alan olarak anlam ifade etmiyor ve bu iki alan arasındaki çizgi emeğin aleyhine olacak biçimde silikleşiyor. Yaygın ifadeyi tersinden dile getirirsek, neoliberalizm işçileri bölerken kaderlerini birleştiriyor.

Tatsızlık!

Bu, kayıpta olduğu kadar kazançta da böyle. Metal Fırtına’yı takiben yapılan 2017 sözleşmesinde sarı sendikacılık metal işkolunda işçiler lehine ciddi kazanımlar sağlayan bir sözleşme imzalamaya ‘mecbur olunca’, asgari ücretin de takip eden sene birdenbire %25 arttığı sendikal bürokrasi tarafından bile teslim edilen bir gerçek (1). Dolayısıyla belediye işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanacak. Ücretli emeğin toplam GSYİH içindeki payını hesaplamaya dönük birden fazla yöntem bulunuyor ve hangisi kullanılırsa kullanılsın sonuç, zaman içinde ücretlilerin toplam payının düştüğünü gösteriyor. Bildiği yanıldığına yetmeyen orta-sınıf aydını, bu düşen payın patronlar tarafından açıklanan devasa kârlara dönüştüğünü gizlemeye hizmet ediyor.

Aynı liberal aydınlar, demokrasi tartışmasını da çok seviyor. Öte yandan bu tartışma, sınıf bağlamından kopartılarak ciddi bir yozlaşmanın etkilerini taşıyor. İşçi sınıfının tüm karar ve temsil organlarından sistematik bir biçimde dışlandığı, halk sınıflarının bu süreçlere müdahale etmeye dönük siyasal örgütlenmelerinin çalışamaz duruma getirildiği, sendika ve oda-benzeri meslek örgütlerinin en fazla utana sıkıla ücret pazarlığı yapmakla vazifelendirildiği göz ardı ediliyor. Demokrasi yıldızı Ali Babacan, Metal Fırtına’nın olduğu günlerde çalışma ilişkilerinin ideolojiden arındırılması gerektiğinden dem vuruyordu. Aslında tam olarak ifade ettiği, burjuvazinin politik programı hayata geçirilirken sendikaların, utangaç ücret pazarlığıyla sınırlı işlevlerinin sürdürülmesiydi. Şimdi burjuva muhalefeti aynı nakaratı tekrarlıyor; ‘tam demokrasi gelecekti, her şey çok güzel olacaktı, işçiler tatsızlık çıkarıyor.’ Sonuçta bu demokrasi, üstün ırk demokrasisi (herrenvolk democracy), öyle herkese verilmiyor!

Hülasa, bütün bunlar deşifre olacaksa, dahası, işçiler bu üstün ırk demokrasisinin peçesini söküp atacaksa, bir tatsızlık çıksın isterim! İşçiler daha az yemeye, daha az ısınmaya, çocuklarına daha az süt ve kitap götürmeye razı gelmesin, kendilerini buna ikna etmeye çalışanlara fırsat vermesin isterim! Zira AKP’nin gidişi kadar hangi koşullar altında gittiği de önem taşıyor. Neoliberal dönemde devletin küçülmesini kürek tutmaktan çok dümen tutan bir devlet metaforuyla açıklamayı severlerdi. Demokrasi diye sattıkları da dümen aynı yerde dururken kaptanın değişmesini anlatıyor, bize layık görülen de kürek mahkumluğu!

Tabi biz yine de netleştirelim, kırıntıları değil, dünyayı istiyoruz; burjuva aydını dilerse kırıntılarla yetinebilir.

(1) Bir örneği için bkz. Krizin Gölgesinde Kapitalizm, İşçi Hareketi ve Sendikalar. https://bit.ly/2HvKFp6.

Paylaşın